apartmanboşluğu

apartmanboşluğu kâr amacı güden ama kâr elde edemeyecek basit bir yayın girişimidir. apartmanboşluğu mağaza'ya gitmek için tıklayın.

gayri safi düşünce

geçenlerde edilen bir sohbet neticesinde yazmaya nasıl başladığımı hatırladım. kinimi ve öfkemi, kalem ve kağıda yönlendirmiştim. huzursuzluklarımı kağıda dökmek, binlerce kişiye haykırmaktan daha anlamlıydı.

okumak emek ister, okurken anlamaya çalışırız. içerisinde jest ve mimiklerin olmadığı satırları bir iskelete giydirip ona hiç bilmediğimiz veya her ayrıntısını bildiğimiz yüzler takarız. ben öyle yaparım en azından. zaten ben sevdiğim kitapları da sürekli okurum.

yüksek binaların oluşturduğu blokların arasında bizi düşündürmemeye çalıştıranlar olsa da her hareketi bir tekele girmeye yönelik, içten içe huzursuzluk soluyan ve kapıları tek seferde açamayan herkes beni iyi anlar.

benim kendime katlanamadığım anlarda, sık sık yaşanan bu anlarda bana katlanılması beni huzursuz ediyor. her an bir şişe daha içebilir ya da bir şişeyi açmadan çöpe atabilecekken yarınıma konuk olmak isteyenlere önce hayret ediyor sonra siktir git demek istiyorum.

pardon, özür dilerim. taş olsam yanaklarım kızarırdı, sonrası malum, insan gibi ölürdüm.

atakan solak

ötesi yok

ilk ve bilmem kaç defa ilk kez
resmetmek isterdim akşamüstleri gibi güzel oluşunu
ellerimden hiç eksik olmasın isterdim ellerin
meraklı gözlerle uyanmak isterdim her sabaha
kollarımın arasında seni göreceğimi bilerek
aklım bu güne kadar hiç olmadı başımda ama
yalnız senin için
ve yalnız sen diye
atmaktan başka hiçbir işe yaramasın istiyorum bu kalp
tam da şu an olduğu gibi
ve de şu ana kadar
kalan hayatımın bütün satırlarında senin adın var sanki
her hücrem ayrı ayrı bulanmış sana
içime sinmişsin sen
her zerreme sinmişsin
nasılım diye sorma
sen nasılsan öyleyim
senden ibaret hayallerim
ve seninle olsun istediğim yarınlarım var benim
ötesi yok

kerem tulacı

kelime ritim kelime tut

kurtlarım beni bir ortamdan kovuyor. etrafımda gördüğüm her şeyi yazmak lanet değilse ne? ne ki ben bu depoyu betimleme gereği duyayım. yeterince kitap okumadım, okuduğum kitapları unuttum, yine okumaya çalışınca kelimeler dalga ve çarpıntı oldu, çarpıntısız bir dalgaya duyamadığım hissiyat yüzünden kitabın arkasındaki sözlüğe gözüm kaydı, her kelimenin anlamını eğer bir kenara yazarsam unuturmuşum, asıl önemli olan bu kelimeyi kullanabildiğim her an içinde o anın sıcaklığıyla kullandıktan sonra kendime tekrar etmekmiş. öğrendiğim bir tane kelimeyi buraya koyamam, her kullandığım kelime sıradan lügatın arasına giriyor, bi dakka, lügat ne ki? duyduğum bir kelime ve lügat diyince buraya koymak çok uygun geldi. nefret mi ediliyorum güzel kelime bulamadığım için, kitap okurken çarpıntıya kapıldığım için? kitap okumak için ne aradım ben, kitap okurken neden kitap okuyacağımı düşündüm sürekli, neden bir şey bekleyerek her hareketimi yaptım? neden her yaptığım eylemden bir bok beklediğim için yapıp bir bok beklememenin bile bir eylem olduğu metasına kapıldım? okuduğum her kitap için neden kendime çetele tuttum? tam bir piçim. bir kelimeyi tutturunca hep soru soruyorum. bir kelime tutturunca her zaman kısa cümlelerle harmanlıyorum. truva bir sembol. sesimi nasıl yönelteyim yazıda? ses, ses! ses! vuruyorum, vuruyorum ki bu kapiya sesim duyulsun! ah, bir o kadar da meyvesiz eylemlerim sayesinde ben ben oluyorum. siktir edemediğim her kötü kaçan eylem sonucunda uykumu kaçırıyorum, uykumu kaçırdığım her an için utanıyorum. bir kelimeyi tutturunca hemen ritime bağlıyorum, kelimenin ritmini çözmeye çalışıyorum. tutturduğum kelimenin kelime olması ne metasıdır? meta mıdır? meta nedir? yeterli kitap okumuyorum, yeterli yazı yazmıyorum hatta yeterli konuşmuyorum ve eğer yeterli konuşmaya çalışırsam fazla konuşuyorum.sahiden, tam bir aptallık bu kırılganlık. ve üstüne üstlük duygu kardeşliği arıyorum başka bir insanla, ben kırılgan olmak için doğmuşum, olmuyor ki ben dediğim bir şey hakkında günlerce düşünmeyeyim, olmuyor ki kullandığım kelimenin ritmine ulaşmayayım. bu benim suçumdur , benim hevesimi kıran yine benim, benim doyumsuzluğum, oburluğum yine hissetmekten gelir, truva bir semboldür. ben truvamı arayıp prezervatif buluyorum.

nico the terrible

öp kendini

günün birinde kalırsam bir dilim ekmeğe muhtaç,
fırıncısının karısını rehin almayı göze alırım.
insanların zaman zaman kırıntısına muhtaç olduğu olguları
fazlaca depolayıp satan kurumlardan nefret ediyorum.
hastanede bolca bulunan morfin kapsüllerini var sayalım,
aslında yoklar.
bağımlıların ulaşmalarının artık son yolu hastanedir onlara.
yaşama katlanabilmenin tek yolunun kendini bir tabutta olduğunu düşünmekten geçer.
nefesi rahatlatmak için bir düzine dolusu öksürük.
güvenlik için içi dolu bir ölüm makinesi.
anti madde diyelim artık.
çelişki, karmaşa tabanlı bir hayatın tam ortasındayız.
insan etleriyle gübrelenmiş yeryüzünün üzerinde, etlerimizin hiç çürümeyeceğini düşünen tanrılarız.
kendi sistemimizin yıldızı.
belki de kendini sistemin dışına atan bir kara delik.
sistemi hazmetmeye çalışırken her şeyi içine dolduran.
doldurulan her şeyin kimsenin göremeyeceği mistik arazilere dışkılayan.
dışkıla.
tabut içi genelde soğuktur.
içinde basınçla ısın.
yak kendini.
zaman zaman,
öp kendini.

ulaş çınar

yaşa(mak+mamak+yamamak)

yaşam süremiz birkaç rakamdan ibaret değildir aslında.
bir çocuk yarım asırlık birine kafa tutabilir. bir adam isterse ölümsüz olabilir. yaşadığını sandığınız birinin çoktan aranızdan ayrıldığını farkedebilirsiniz.

“dünün yorgunluğunu bugüne yıkmışım gibi.”

ne hikayeler, ne kahramanlar, ne olaylar geldi de geçiyor.
hepimiz geoit bi labirente gelişigüzel atılmış bikaç maddeyken.. boşlukta yer kaplayan ..kan pompaladığı için attığı söylenen bi kalp ve sadece elde olmayan imkanlarda düşleyebilen beyinlere sahip birkaç milyar insan.

“işten dönünce kahvaltı yapan biri olmak yorucu.”

hadi biraz dürüst olalım, üstüme vazife değilken sorayım, pek kullanıyor musunuz kalbinizi?
kalbini stetoskopsuz duyduğun en son anı düşün.

“bugün bir adamla buluşacağım.”

hayattaki seçimleri kaliteli vazgeçişler olarak tanımlayabilen çok insan tanımadım. ne zaman kötü ya da daha kötü arasında bi seçim yapmadık ki? irade şerbettir. nabza göre.

“kırmızı elbise fazla iddialı. siyahı deneyeyim.”

hayal gücü istikrarlı yükselir. uçsuz bucaksız, bedava.

“kırmızıyı giydim.”

istek ve arzular çıkıyor sonra. savrulmuş bedenler hayalleri için ne kadar çabalayacak mücadelesi. bir yere gelme kaygısı. biraz da maddecilik -her anlamda-.

“evden çıkarken kapıyı kapattığıma emin olamadım, iki kere kontrol etsem de.”

herkes önemsenmek ister. herkes birilerinin bir şeyi olmak ister. fakat kimse döngüden haberdar değilmişçesine oynar üç maymunu. sırrınız çözüldü! çünkü gördünüz, duydunuz ve biliyorsunuz. adınız gibi..
peşinde koştuğun insan için gözardı edilen bi diğeri kahrından ölebilir. daha kötüsü, ölmeyebilir.

“araba kullanmaktan korkuyorum. kaza yapmaktan. otobüse bindim ona giderken.”

hayatımıza aldığımız kaç insan cenazemize gelir?

“ilk onun geldiği buluşmalar, bir insanı sürekli bekletmek ve beklemek”

insani ilişkilerde gereksiz şeyler önemli artık. tabular günümüzde grip gibi. saçma ayrımlar, kırıcı laflar. belki hayatın ne kadar kısa olduğunu farketmemişizdir hâlâ. belki tanıdığınız birileri ölmemiştir. ölümü normalleştirmemişsinizdir. yemek yemek kadar gündelik; şuan patates kızartıyorum, birazdan mayonez alıp öleceğim. bu kadardır. ölümünüz yakınlarınıza önce kendilerini düşündürecek. sonra sizin için üzülerek, bir kere daha kendilerini düşünecekler. cenazelerde ağlayan herkes ölen artık yok diye ağlar. bir daha onunla konuşamayacağı, ikide sözleştiği buluşmaya dörtte gidip geç kalma bahaneleri arayamayacağı, bir ihtiyacında yanında olacağını düşündüğü insan artık yok olduğu için üzgündür. kendi için üzgündür.

“bugünkü buluşma için hangi kitabı getireceğimi bilemedim. klasiklerden gitmek istediğini biliyorum fakat seveceğini düşündüğüm bir şiir kitabım var.”

sevdiğim biri bana demişti ki “her insan hatırladığı kadar yaşar” ister altı yaşında bir çocuk ister yarım asırlık biri ol, kim ne kadar hatırlıyorsa o daha çok yaşıyor. ilginçtir ki beynimiz kötü olayları unutmaya programlıymış. kendinizi üzdüğünüz zamanlarda hayatınızdan çaldığınız gerçeği sizi biraz üzebilir. fakat güzeldir üzülmek de.

diyalektikte yaşam kaynağının kaynağıdır. kaynağı mıdır?

“mermerleri temizledim, hemen karşıdaki fidanı suladım. ilk limonları verecek günler sonra.”

genel hatlarıyla kararında bir hayattı benimki. ne fazla iyi ne fazla kötü.

“her insan hatırladığı kadar yaşar dedin, doğruydu. eksikti ama. hatırlandığın kadar da yaşarsın. hatırladığım kadar da yaşıyorsun. seni ölümsüz kılmayı ne çok istediğimi bi sen biliyorsun.”

üstüme vazife değilken sorayım;
sen yarın ne yapacaksın?
kaç yaşındasın; on sekiz, otuz beş, yetmiş?
ne kadar yaşayacaksın peki?
ne kadar yaşadın şuana kadar?
ne kadar kalbe dokundun da
yıllar sonra dahi seni hatırlar?

saparagas


apartmanboşluğu