apartmanboşluğu

apartmanboşluğu sayı #003

bir şey var

bir şey var işte
dokunamasam da
gözlerimle görmesem de
hissedemesem de
bir şey var
çünkü hala çıkmadı canım
çünkü hala bıkmadı dünya

bir şey var bu gezegende
bir terslik var ve hatta
binlerce terslik
yüz binlerce terslik var bu dünyada

garip bir fiyasko bu
bir o kadar derinden
içimde ne kadar fazla da olsa bir şeylerden
ben artık kalkamam yerimden

olacakları bilmiyorum ki zaten
bu saatten sonra ne gelir elimden
bu kalp dediğimiz yorgun organımı
söküp atmaktan başka bedenimden?

bir şey var istediğim
ve artık bu son olsun
yeter ki derine
çok derine gömsünler beni
sanki reenkarnasyon denen şey
gerçekmiş ve ben bu insanlığın
en büyük düşmanıymışım gibi
tekrar bu siktiğimin dünyasına
dönemeyeceğim kadar derine
magmaya gömsünler beni!

kerem tulacı

huzursuz

derin derin düşünürken ne düşünüyordum bilmiyordum. belki ilk kavgayı düşünüyorum. beşiktaş’ın almış olduğu mağlubiyet de üzülmeme yetmişti belki. kimin ne düşündüğü umurumda olmamakla beraber zaten ben de pek bir şey düşünmüyorum. içtenlikle yaşadığım onca anıya ve ellerimle bir ayakkabı kutusuna hazırladığım hatıra müzesi de içimde ki öfkeyi körüklemeye yetiyor.

birkaç bira ve yapılan din sohbetleri üzerine günlük geyiğimi tamamladım. açısal momentum üzerine de kapsamlı bir konuşma yaptıktan sonra ekmek alsam mı diye düşünürken tabiki hiçbir şey yapmamayı tercih ettim. aklım hâlâ eve giderken 2 ekmek almak ya da eve gitmemek arasında. eylül ayına doğru kasımpatı ekme düşüncesini kafamdan atamıyorum.

eve gittim ama ekmek almadım. zaten fırında da ekmek yokmuş. menemen çekti canım ama ekmek yok. domates de yok. bir şeyler yemek istiyorum. midem çok boş. böyle alkol alamam. bernouilli deneyine göre bu gece ya içeceğim ya da içmeyeceğim.

yargılanmak hoşa gider, boşa gider, çok gider, alkol çok gider, çok kullanılır. aldırış edilmez, neye? hiçbir şeye. alkol hoşa gider. gürpınar sahilde dolaşmak iyi gider ama o da boşa gider. mesajlaşmak boşunadır.

soru işaretleri kafa karıştırır. ben zaten noktalama işaretlerini bile kullanamam. uçak görürseniz el sallamayın sizi göremezler. görseler de umurlarında olmaz. olsa da olmaz. sözümün eriyim. gerizekalı diye hitap ediyorsam gerizekalısınızdır.

attığım her adımın yolun sonuna eklenmesinden, yolu bitirememekten, yalnız yürümekten, bıktım. bir bilgenin de dediği gibi, deliriyorum öyleyse kaçın.

atakan solak

adsız

güvertedeki son günüm, gözlerim seni ararken
geçirdiğimiz vakti tozlu raflardan kaldırmış
gözyaşlarımın üzerine damlamaması için çabalarken
gerçekle yüzleşiyorum...

sen dalgaların arasından çıkagelen şaheser
sadakatimi sana gösterebilmem için çabaladım
soğuk ve ıslak bu deryanın içine daldım
son soluğumu senin için denize bıraktım...

evet sen bir başkaydın akvaryumdaki renkler
şımarık kalabalık ve sığ suyun arkasında
o parlak renklerinin farkına vardığımda
durmak için artık çok geçti...

gözüm iskeledeki fenerin ışığına daldı
derinlerde bi yerde ben seni hep arardım
değerini anca özgürlüğüne kavuştuğunda anladım
edepsizdim, duygusuzdum ,sarhoştum ben aşıktım anladım...

kendimi suyun hasretine bıraktım
ne olur çık gel artık
bul beni kurtar bu endişeden, esaretten
yaptığım bu terbiyesizlikten...

sert olduğum için üzgünüm.

mahmud sert

postmodern bunalımlar ve hayat ışığının kırılmasına dair

siyah kertenkele suya giriyor ve o an iki minibüs kafa kafaya çarpışıyor bir ışık kırılıyor zamanı ve mekanı yutuyor. bütün bunlar yaşanırken bej bir sandalyeye götümü sığdırmakla meşgul oluyorum ben hamilelik ve frengi arasında gidip geliyorum. anlam aramıyorum artık, bir şey onu anlamlandırınca yok oluyor biraz da. beyaz bir duvara bakıp sıçrata sıçrata vişne yemek istiyor canım. ellerimi serbest bırakmak, baş ağrılarımdan kurtulmak, adamın tekine balyozla girişmek, incir ağacının dibine işemek, anlamsız bir şiir yazmak, gaz pedalına bir kaldırım taşı koyup manzarayı izlemek istiyorum ama ben ne zaman bir şey istesem siyah bir kertenkele dolanıyor ayaklarıma, yatağımın altından başını uzatıyor, bir at sineği tam da burnumun ucuna konuyor. babamın yapamadıklarını yapmak için doğmuştum ben yani öyle planlanmıştı. çoğu şeyi yazmaya korkuyorum. çok arabesk, çok lirik, çok umutsuz yani çok şey işte. bir bok değil aslında çok dendikçe azalan bir şey bu. anlamlandırma, biçimlendirme, kişiselleştirme çağı; teknoloji yaygarası. anestezi olmadan ameliyat olmak gibi bir şey. kendi çöplüğüme işiyorum her zaman, kendi şiirimi yok ediyorum. sahibimden kaçıyorum. burnum kanıyor kertenkele bir yumruk daha at. taşlar biriktiriyorum olmayan evimde, hangi eve gitsem kovuluyorum, paspas altına itiliyorum, klozetin kapağına işiyorum. devasa bir ağırlık sırtımda hangi kahveye otursam çarpıyor masanın ayaklarına. masanın üstünde biber salçaları, yarısı yenmiş çilek reçeli. beni gömdük az önce. biliyorum bu acıyla yaşaman zor olacak. biber salçalarını bitir, reçele dokunma, eski bir şiir doluşsun karnına.

can korur

adsız

içimde yarış mümkün kılındı
giderek azalmak lanetine tamamlandık
birikip birikip sönmeye başladık
sınırı geçmek isterken
aidiyetin çekim alanında çırpınıyoruz
birleşip parçalanıyoruz
parçalanıp birleşiyoruz
hayat asla bir bütün olmadı
parçalarımız birlikteyken bile
birleşme yerlerimiz
aykırı
aykırı
aykırı

melek metin

ısrarlı avcılar

mamutlar o kadar da büyük filler değillermiş, şu aralar afrika’da dolaşan herhangi bir filin boyutundan belki bir tık, belki bir buçuk tık daha büyüklermiş, tabii bunu bana google’da yaptığım hızlı bir arama veriyor, bilgiyi kendim uzun bir araştırma yaparak elde etmiyorum çünkü o kadar ilgimi çekmiyor, çekse bile ısrarımı koruyacak bir şekilde bir mamutun boyutunu araştırmam çünkü bana google’ın başında, bir soru araması yaptığında, çıkan o küçük kutucuk yeterli bilgi veriyor ve bu bilgiyi eminim ki güvenilir bir yerden alıyor. ben mamutun boyutuna araştıracak kadar ısrarımı koruyamıyorum. h.p lovecraft üzerine araştırma yapıp felaket bir ırkçı olduğunu öğrendim, sonra en iyi bilinen kurgusal karakteri olan cthulhu üzerine bir araştırma yapınca, çünkü hangi insan sahiden böyle bir şeyi nasıl düşünür, cthulhu karakterinin bir rüyasından esinlendiğini öğrendim, rüyasında bir müzeye gidiyor ve müze küratoru bir kaç şey diyor mısır’da bulunan bir yazı tableti hakkında. bu bilgilerin hepsini wikipedia’dan linkden linke atlayarak alıyorum, saat gece üç. ve aklıma daha önce okuduğum bir yazı geliyor, çoğu yada her mitolojiksel varlığın aslında gerçek hayatta, gerçek dünyada (ki o dünya bu dünyadır) bir temeli varmış, mesela kiklopslar aslında bebek fillerin iskelet kalıntılarıymış çünkü bir bebek iskeletinin iki değil tek bir göz deliği varmış, tek, kocaman bir göz deliği var tam kafatasının ortasında, neden bilmem. dev inancı ise ayı iskeletlerinden gelirmiş, çünkü ayı iskeletleri insan iskeletine benzermiş, fakat kat kat daha büyükmüş. ​​

arkelojik keşifler bilmem ne kadar zaman önce olmuş, eski yunanlar bile bulmuş bir kaç tane dinazor kafası, tabii bunların ne olduğunu bilmeyen o uygarlıklar minyatürünü çizerken bu iskeletlerin, bu iskeletlerin etrafına siyahımsı, enerjimsi bir güç koymuşlar, ne bilsinler dinazoru. ​​

h.p lovecraft bir kitap yazıyor be benim aklıma mamutlar geliyor, mamutları bu insanlar o zaman nasıl avladı? israr. grup halinde mamutu takip ediyorlar, insanlar ne güçlü ne hızlı, ama öyle dehşet bir inatları var ki bu yaratıkların bu hayvanları yorgunluktan ölene kadar takip ediyorlar. ​​

İstikrarımı koruyamıyorum, wikipedia’da atladığım her link başka bir bilgiye sevkediyor, en başta h.p lovecraft’i neden araştırdığımı bile hatırlamıyorum. mamutları takip ederek öldürüyorum ve minyatürünü çizecek bir iskelet arıyorum arka bahçemde, hâlâ bir o kadar ısrarsız.​​

nico the terrible

gezegenler kayıp düştü ellerimden

seni yaşattığım
gezegenler kayıp düştü ellerimden:
pamuk kolların başkasına yuva olmuş.
sırma saçlarına başka eller dokunmuş.
düşen kirpiğini başkası saklamış.
kiraz dudaklarını başkası öpmüş.
kokun da başkasının kazaklarında.
üstelik
bunlar,
henüz
ben
sana
dokunmadan.

eren ateş

kendini yitiriş

sokakta ebelemeç oynayan çocukların gürültüsüne uyandım bugün. evin açık pencerelerinden gelen hafif esinti vücudumda dolaşırken bir süre yatak diye benimsediğim bir tahtanın üstüne serilmiş battaniyede yatmaya devam ettim, artık tahta canımı acıtmıyor. alışmak bedenimi tesir alıyor.

saat kaç, bugün ayın kaçı bilmiyorum. zaman kavramını da yitiriyorum, gerçeklik kavramını yitirdiğim gibi. zaten tüm istediğim bu değil miydi? her şeyi bir kenara bırakıp bir köşeye kıvrılarak yaşayabildiğim kadar yaşamak tabiri caizse bir ot olmayı istemiyor muydum? düşünmemek, unutmak, unutmak için gününü gecene karıştırmak…

yine uyandım ve yine düşünürsem, geçmişi sorgulamaya devam edersem diye ödüm kopuyor. aslında bunun için de kendi kendime düşünmüyor muyum?

kafamın içini eritmek, öyle ki içimdeki tüm paranoyaları atmak istiyorum. madem yaşıyorum, yaşarken istediğimi yapabileyim bari. yapayım ki kendimi rahatlatayım. bencilce şeyler yapıp unutmak, her zaman etrafıma piç gülüşü atmak istiyorum. sırf tüm bunları düşündüğüm için yitirdiğim tek şeyin kendim olduğunu fark ediyorum.

“bu sefer benim istediğim oyunu oynayalım, hep senin istediğini oynuyoruz.” diye bağırıyor çocuk. çocuğun o tiz sesi beni tüm bu “düşünce”lerden koparıyor. o an fark ediyorum ki istediğim hiçbir şeyi yapacak gücüm yok. bir dakika ben tam olarak ne istiyordum?

şevval çetinkaya

arayış

haykırmak istiyorsan haykır,
dağıtmak istiyorsan dağıt,
sözler artık havada kalmıyor,
sen unutsan bile birileri hatırlatıyor,
birileri sürekli kötü,
birileri sürekli iyi,
ben hapse atamam mantıklı sebebleri,
bazen ölümse çare,
bazen öldürmekten geçmez mi bu yollar?,
şimdi kesin deli olurum,
şimdi kesin konuşurlar hakkımda,
doğru söyleyenin köyünden gelmiyorum,
dokuz köydende kovulmadım,
bunları yazdığımdan haberiniz yok,
bir gün mukakkak,
her şeyi dört dörtlük yapmışsınız,
rakamlar olmasaydı tanrı ne yapardı?,
ne yapardı insan, bir şeyler yaşardı,
sözde kalmasın o büyük istekler,
kağıda dök,
intihar mektubu yaz,
ölmen gerekmiyor bunun için,
bir düşün,
ne yazardın o kağıda,
ve bana soru sorma,
ben soru soruyorum hali hazırda,
başım hala dik ve kasıklarım karşında,
aklın başka başka yerlere gitmeye müsait,
sadece hakikat korkutuyorsa insanı,
doğrularından kaçıyorsa insan,
hemde yalanlara sığınıyorsa her seferinde,
ne bileceğim ben yaşamak iyi veya kötü,
ne söyleyeceğim karşımda gevezelik eden ağızlara,
bir iki süslü aşk yazarım,
biraz entrika,
susarım kenarıma,
böylesi daha iyi lakin,
umrumda olmayışınızla umrunuzda olmayışım arasından selamlar,
haykırmak istiyorsan haykır,
dağıtmak istiyorsan dağıt.

salih angin

kelebek

yaratlışımın bir anlamı olmalı.
bu mükemmelliyetin içinde acı hüzün sevgiyle var olmanın bir sebebi olmalı. çok eskilere
çocukluğumu hatırlıyorum;
heykelli sessiz sakin yeşillikli soluk bahçeyi
iki binanın arkasında..
hep orası bana huzur veriyor.
çocukken ordaydım.
hatırlamak iyi hislerin bütünlüğü için çizmeli kendimden bişeyler çıkarmalı müziğin her ritminin o sıcaklığını ruhumda hissetmeli bana bahşettiğiniz tüm güzellikleri ve çirkinleri anıyla beraber kapalı olan gözlerimle hissetmek şahitlik yapmak istiyorum.
bugün iyi bir başlangıç yaptım hayata..
yeni arkadaşlar edindim birbirinden güzel.
ağaçla tanıştım bir tane de turuncu çiçek haay moru unutmayalım en çokta beyazımsı gri kedicik.
hepsi beni çok sevdi ve çok eğlendik.beni uzun uzun dinlediler.sorgulamadan karışık bulmadan.döküyordum birikmiş yırtık kostümleri.duman duman fazlaydı.
tekrar onları görmeye geleceğim
belki de her sabah..
bu sabah bazı şeyleri yenmiştim ilerlemiştim.gecesinde verdiğim zararı hislerimin verdiği zararı hatırladım.
kendimi tatmin edene kadar anlayana kadar yatakta kıvranıp düşünüp sabah o şekilde kalkıp yastığıma yapmış olduğum sert kuvvetle uyanıp derin bir nefes almıştım.sadece kendimi anlatmak istemiştim ve yine anlaşılmak
olmadı.
belki çok ufak sezdi beni gözlerimden
sürekli kaçırdığım
ama insanları izlediğimde çok ayrı bir yerdeyim dediğim yollara ayak bastım bügün çıkarak inerek.
iyi mi bilmiyorum kötümüyüm hayır.
durgunlaşmışım.
hantallaşmışım.
içimden çıkamayan çığlık danslar.
yüz ifademe buruk bir ifade ve sakinlik üflemiş
biraz hayatını sormak öğrenmek istedim
bazı insanların da benim gibi olduğunu olması gerektiğine ihtimal verip güvendim kendime
konuştum yaklaşmaya çalıştım.
kendime vay sen iletişim mi kuruyorsun diyordum özgüvenim ayağa kalkmıştı.sonrada kalktığı gibi gitti zaten.kafamı çevirdiğimde yoktu.
sürekli yaptığımdı
çıplak değildim sadece
çırılçıplak henüz kimseye olmadım
kıyafetlerim kostümlerim
neyim varsa öyle çıktım zihnine
yalnızım ben yine öylece boşlukta
zamanı geriye sardığımda hepsinin doğadan geldiğni duydum.bilmiyorum öyle geldi aklıma.
kurtlar,böcekler,yaşlı ağaçlar,geceden kalma lavanta.
hepsinin ayrı acısı
ayrı tadı vardı dilimin altında
lavanta bana derin bir acı vermişti
kaplamıştı borularımı
ağrıyı hissediyordum
kurtlar arkamdan geliyordu
omzundan bilek içlerimin bitişiğinde ileriye dönerek okşuyorlardı seviyorlardı sanırım
sevgi bumuydu işleyin
farklı olan neydi diğerlerinden
yine kendimi sorguladım ve köstümler parçalandı.
lavantayı sardım bu sefer çektim içime
tadıyordum ya öğreniyordum işte
ilerliyordum
yenecektim
daha çok düşündüm, garip demi
garip.
neden böyleydi hayatın vurdukları ruhuna
aralıksız donuk bir yüz ifadesiyle birleşen kızarmış sabit gözlerimle bomboş ifademle bakarken perdeye.;
neden rüzgarda uçuşan bir perde.
hepsini andırırdı ki anlattıklarımı.

helin dumlu

kan poşetlerine alternatif şişler

40 yıl yağmur yağdı bu kirli kente
sevdiklerinin gözyaşında boğuldukça taraflar
müstakil gökdelenlere baretsiz ölümü kazıdım.

dikiş tekniklerini uygulayarak öğrendik
ve bir kasaptan rica minnet ameliyat olduk
tam ciğerimizden

şimdi seni götürdükleri ütopya
benim sayfalarımdan daha değerli
bu beni sadece realist bir şair yapmakla kalmaz
bu beni imparatorluklaştırır.

kemal özyıldırım

adsız


tüm geri kalmışlığım ve çağa ayak uyduramamış zihnimle geçtim kağıtla kalemin başına, yazıp yazıp sildiğim tüm şiirlerimi düz yazı halinde aktarmak meselem. şiirin gücünü ve şiddet eğilimsizliğini sığdırıyorum virgül sonlu cümlelerime. ne anlatıcağımı düşünmeden otursam da bu gökyüzünden yüksek masanın başına anlatıcak bi kaç şeyim var aslında. geceler boyu uzayan giden sessizliğe ve güneşin attığı çığlıklar için tekrardan biliyorum kalemimi beyaz sayfaları kahvelere bandırıp yeni savaşlar açıyorum zihnime.

kendime verdiğim sözleri tutmadığım vakitlerde kendime olan güvenimden kan kaybediyorum. kan kaybından ölmek, hissederek ölmek kötü bi durum olmalıdır yaşayanlar için. uzun ve devrik cümleler kurduğum için kelimelerle olan savaşlarımda daima yenik düşen taraf ben oluyorum, kendime. bir kez yaşanmadı tabi bu durum, pek çok gece tekrara düştüm ve sıkıldım da sıkıldım.
bir dağa çıkan bol taşlı patika yolları dağın arkasında güzel bahçeleri görmek için yürüdüğüm günlerdi, yürüdüm, dağın arkası dümdüz bi' yoldu.
yoruldum, durdum.
matarasına su yerine şarap doldurmuş biri için fazla yakıcıydı güneş ve tütünümü de kurutmuştu. hayatımın her anında kendime sürekli yenilediğim sorularım, bu yolda sürekli ağaç aralarından bana gülümsüyor. kendimi dünyanın merkezine koymuşken tanrıyla beraber kendime olan inancımı da kaybettim.
yürüdüm, yürüdüm...
kan kaybediyorum, tanrım neredesin?

hazar izgi


apartmanboşluğu

epiah