apartmanboşluğu

apartmanboşluğu sayı #006

lütfen kapıyı kapalı tutun

saramadığım dönemlerde karmaşık ya da karmakarışık hava durumlarını içime çekerken dönüp duran dünyada yankılanan sesler, tiz sesler. kaçırdım istasyonu, kızıldenizde boğuldum. ankarada trene bindim, hakkaride öldüm. işin ilginç yanı yok. ilginç bir şey yok. mürekkepler ilginç. bazen basınca dayalı çalışmıyor yazıcılar. yazıcı dostu, yazar kasa. bozuk. hayatım kolaj gibi. kötü yapılmış bir kolaj. tepsiler dizilmiş yan yana. henüz küfür etmedim. su içiyorum. bu bir küfür. içişleri bakanıyım. çok param var. fındıklıdayım. modada kızılderiliyim. hatalarımı affetmiyorum. hataları affetmiyorum. kızılderiliyim. karmasapan. saçma çelişkiler. sinirliyim. sikmiyim kafanızı.

çok para harcıyorum. elitliğin kitabıyım. hâlâ fındıklıdayım. yokum ben. varsın sen. su içiyorum. çok konuşuluyor. yazıyorum. yazıyorum sadece. bazen kendimi kaybediyorum. protest yazmıyorum. prote-naziyi sikiyim. kör olasıca. ne içtin de bu hâle geldin körpe. bu çirkin bir öykü. evim denize bakmıyor, dehlize bakıyoruz. kimse anlamıyor.

içimde bir sıkıntı var. hastayım çünkü. içimi yüzüne boşaltmam lazım. seni salak haydut. her şeyi sikinden anla. her şey senle alakalı. orospular.

söyle orospu çocuğu. en içinden geçeni söyle. yüzüme kus kinini. o zaman belki anlaşılırsın. ayaklardan oluşmaca. oluşturuyorum dünyamı. durdu zaman. kanım kaynıyor. fıtratımı suratına fırlatacağım. kus orospu. sen busun.

dayak serbest. yatağıma girme. hayatıma girme. gazete sayfalarında ötenazi çöplüğü. sabahlara kadar eskiticem vücudunu. sabah gittiğinde, bir daha arayacaksın beni. özür dilerim. özür diledin. su hayattır. suyu sikeyim.

atakan solak

doğaç

kalan her şeyi sikeyim
kahvem döküldü hep kağıtlarıma
uykum dörde bölünüp durunca
ben de napayım
karanlığa büründüm
uçmak için pelerin mi takayım bu yaştan sonra
bu yağmurları da sikeyim
gökyüzüne baktığımda saygın bir subay görmüyorum artık
sadece kara bulutlar
tam tepemde
hep tepemde
siktirin gidin lan hepiniz
bu dünyada acı çektim
cehennemi de sikeyim
kendime yeni bir dünya kurmalıyım
hiçbir yerde
hiçbir şeyden ibaret
hiçler dünyası
içinde yalnız bi' piç
böyle terazinin ağır tarafını da sikeyim
yerçekimine meydan okuyorum her gece
kendinizden nefret etmeliydiniz
aralık bıraktığınız kapıları da sikeyim
hayat bi' bok değil
nereye kaçsam hep aynı son
böyle devri sikeyim
kendinizden nefret etmeliydiniz
seviyor, yok sevmiyor
dörtte beşi yalan bu dünyanın
yalanla beslenen kalplerinizi sikeyim
kendinizden nefret etmeliydiniz
yanılıyorum, çokça bunalıyorum
tam da bu zamanlar
yarım kalan her şeyi tamamlamak için
çok düşündüm kardeş inan
alkol iç cebime döküldü
yanılıyorum, hala bunalıyorum
artık yerimde duramıyorum
yarım kalan her şeyi sikeyim

kerem tulacı

enayi

otobüsten indim
yakası yırtık gömleğin cebinde iki buçuk lira
eve giden minibüs iki yetmiş
aramızda lafı olmaz yirmi kuruşun şoför bey
şoför indiriyor beni aşşağı
dünyanın enayisi o muymuş
bilmem diyorum içimden
ben olmadığım kesin

can korur

tuzlu dondurma ve yaz hüznü

annemin öldüğü yaz çok sıcaktı.

o kadar sıcaktı ki cenazeye gelen uzak akrabalarımdan biri beyaz, uçuşan bir elbise giyiyordu. terleyen ve mutsuz bir siyahlar denizi arasındaki bu zarif beyaz elbise cenazeden daha çok kalbimi kırmıştı; ölümün saflığını, insanlığını hatırlamıştım. durumun gerçekliği o anda kalbime çökmüştü,
ağlayamamıştım.

uzun süre de ağlayamadım.

bir ay sonra cehennem gibi bir temmuz günü, güneş tenimde cızırdarken içimde adeta bir şalter attı, yediğim bal bademli dondurmaya tuzlu gözyaşlarım karıştı. bal badem annemin en sevdiği dondurmaydı, ama aklıma annem geldiğinden akmamıştı gözyaşlarım; bilinçaltım artık taşıdığı yükü kaldıramamış, sıcakta zorlanan devreler sonunda yanmıştı.

tuzlu dondurmamı yedim ve bir hafta ağladım.

sonra yaşlar durdu. şalter geri kaldırılmışçasına gözlerim kurudu. cenazeden sürükleyerek getirdiğim hissizlikte huzur buldum.

yaz sıcağında duygularımdan uzaklaşmış, sıradan detayların tuhaf ancak güzel yapılarına merak sarmıştım. yaz boyunca otobüste bana merakla bakan çocukların fotoğraflarını çektim, güneşin altında çimlere yatıp bulutların -korkunç şekilde hızlı(?)- ilerlemesini seyrettim, çok fazla bira içtim ve ufak tatil beldelerinde amaçsızca gezindim.

dondurmacılardan yayılan taze külah kokusunu içime çekerek el yapımı takıların dizili olduğu tezgahlar arasında dolaşırken sık sık gözlerimi kapatıp taşlar üzerinde gezdirdiğim parmak uçlarıma odaklanırdım. arada sırada bir yeşimin pürüzsüz yüzeyine veya gri kuartzın simetrik köşelerine rastlar, kabullenemeyişimin boğazımdan yukarı tırmanmaya başlayan lavlarını geri itmek umuduyla yutkunur, yine de gözlerimin dolmasından kurtulamazdım. genelde orta yaşlı ve sevimli bir hanımefendi olan tezgahtar iyi olup olmadığımı sorduğunda da gözüme kirpik kaçtığını veya uykum olduğunu söyler, hızla deniz kıyısına kaçar ve gece kuvvetlenen dalgalara düşünme yetimi kaybedene dek bakardım.

bir süre sonra bu sudan bahanelere ben de inanmaya başladım.

o yazı annemin öldüğü yaz olarak anımsamam tuhaf aslında, annemle ilgili hiç mi hiç düşünmedim. yalnızlıktan kaçmaya çabalamak çok daha kolay geliyordu bana -o zaman bunu bilinçli yaptığımdan değil gerçi. kafayı takmaya başladığım sıradanlıklar bana yetiyor, aklımı dolduruyor, kalbimin üstüne üstüne bastırıyordu, dışarı bir şey çıkamıyordu.

güneş batarken pek turuncu değil, neon pembe görünürdü gözüme; bu parlaklığın gökyüzünü kaplayan toz pembeyle güzel bir zıtlık oluşturuşuna kafa yorar, dakikalarca göz kırpmadan göğe bakardım. açık mavi derin ve zengin tonlara usulca ve zarifçe geçerken aslında gökyüzünden, kolyemin ucundaki yeşimden, dudaklarımda kuruyan tuzdan farklı olmadığımı hayal eder; bu sıradan güzelliklerin bir parçası, doğanın ve yapayın devamı niteliğinde var olmanın fantezisini kurardım.

kafamda bazı teoriler kurup sonuçlara ulaşmıştım, mantık ifade etmemelerini önemsemiyor, kendi aklımda dönüp duruyordum. mesela insan, kendisi haricinde var olan her şeyden ayrı tutuluyor ve bu bize hem bir üstünlük, hem de inanılamaz ve tarif edilemez bir yalnızlık getiriyordu. ben ayrı olmak istemiyordum; duygusuz yaşamaya başlamak bana madde ve ruhun düşünüldüğünden daha ayrı olduğunu öğretmişti. ben, ama “ben” olan ben içi boş bir kabuk misali askıda duruyor, bilincimin gereksiz farkındalığıyla kendimi rahatsız ediyordum. ama bedenim neden ruhun bir eklentisi kabul ediliyordu? ben yüzdüğüm denizle, soluduğum havayla, sabahları altında nefessiz uyandığım, yaz gelse de değiştirmediğim ağır yorganımla bir olmak istiyordum. bağlanmak, çözülmek, tek-leşmek istedim. bir şeyin parçası olmak istedim.

ama bir süre sonra yaz da son buldu, havalar serinlemeye başladı. hala sıcaktı elbet, yaz sıcağı bilincime tutunmaya çalışıyordu, kolay kolay ilerleyemiyordum. ama artık karasinek sesleriyle değil, gözlerimde donuk yaşlarla uyanıyordum. annemin gözlerindeki yeşil rüyalarıma doluyor, uykularımda dışarı sızıyordu. rüzgarın ıslığı dikkatimi dağıtıyor ve kafamda kurduğum hayalleri ve teorileri düşmeye başlayan yapraklarla beraber savuruyordu.

sonra yağmurlar başladı. sular ve karanlık soluk boruma, mideme, kalbime doldu; boğulmaya başladım. tembel sıcaklığın getirdiği ilgisizlik zamanla nemli bir huzursuzluğa dönüştü. ve bir kasım sabahı nereden geldiğini bilmediğim bir korku ile üşüyerek uyandığımda ruhumun tamamen bedenimden koptuğunu hissettim. istediğim olmuştu, bedenim evrenle birdi; ancak kendime uzaktan baktığım izlenimine kapılan ben, bir başımaydım.

annem o yaz ölmüştü.

kış gelmişti.

ve ben tamamen yalnızdım.

zeynep coşansu

oğlum boğum

bazen bir şeyler yapar insanoğlu
benliğine ters
İç dünyasında bir kers besler onu
duygusal dalgalanmalar devinimleri
nevroz statiği olur
statüsünü satar bazı uğurlarda
uğrunda ölünecek şeylerin hesabını tutar
kendinden nefret etmeyi sever insanoğlu
huzur ve sevgi sırıtır
barış gün batımını baltalayan pus gibi batar
kaosu besler ve onu emer insanoğlu
savaşı arzular
kendini uçuruma sürükler bazı kanların çocukları

bazı kanılara varır insanoğlu
başka bedenlerde yaşadıklarını
kendindeki güncellemelere uydurur
ruhunun derisini değiştirir
ve bazı kanıtlar arar
bir tarlanın ortasında rüzgarın azizliğinde
bir sigara yakar
uğultulu tepelere dalar
ve tanrıyla bir bütün olur
düşünceler arasında bir kanıt arar
kendini doğrulamak için
adi bir notere dönüşür insan oğlu
ve kendini aksiyomlara böler.

güzellik algısında kıttır insanoğlu
cinsel zevklerine karıştırır
nörolojiyi hesaba katmaz insanoğlu
kadından anladığını sanar
kimliğini bastırır
bir gülümsemenin maktülü
sevişmelerin katilidir insanoğlu
aşkı cinsellikten ayırır
ve olasılıklarla kendini avutur.

hayatı matematiğe döker
kolektif organ çalıştaylarında tıkanır insanoğlu
kendine çelmeyi takan
zihnini biricik eyleyen
uslanmayan ve durulmayan
ölmeyen ve doğmayan,
sonsuz bir döngüde
tökezleyen şeyin ta kendisidir insanoğlu.

ege aguş

adsız

başlıyorum.
sondan başlamak en iyisi
belki bir daha bir kere daha başlarım
tuval alıyorum
kitap alıyorum
alkol alıyorum
zor nefes alıyorum
ben bir şey arıyorum bir şey
sadece bana yetecek
defterimin arasında arıyorum
fotoğraflar arasında arıyorum
yatağımda arıyorum
yemek yiyip tekrar arıyorum
bulana kadar. bulanana kadar midem
kitap tuval kitap alıyorum
alkol alıyorum
çok zor nefes alıyorum
bu sefer buldum bi bok değilmiş geç.
yineliyorum geç.
başka bir şey hayal et
bambaşka bir şey bul
boktan başka bir şey gelip ağzına sıçsın kendi kendime konuşuyorum
yineliyorum geç.
bana uyandıktan sonra masal oku götünden attığın masalı.
uyanmak için tek sebep arıyorum tekrar uyumak için bir sebep daha arıyorum.
başlıyorum. bak başlangıca geldik
aptalım ben hatırladım.
hatırladım. ben böceğimi kaybettim
hatırladım. o beni kaybetti

hexe

drum&bass trip

aphex twin?
ok.
intihar edecekken ne dinlenir ve intihar edecekken kaybedilecekler geride bırakılan insanlardan başka nedir?
ün yahut gösterişli bir araba belki,belki üç katlı deniz manzaralı bir ev,son model telefon,yazılmış altı kitapla birlikte okunmuş bin yediyüz elli dört kitap ve okunacak olan dört yüz seksen altı.
hedonizmle beraber gelen intihar dürtüsü ve ölüm korkusu,
yaşamamaktan korkmak değil.
öldürülme korkusu üzerine psikolojik makaleler,
bir sürü örgüt mesajlaşması,
birçok siyasi makale.
çalışma masasının üzerinde duran bozuk led lamba,
bir tane fiyat performans hoparlörü,
mor ışık,
elde eroin güncesi,
üstünde,üstündeki siyah tişörtün sessizliği,
onlarca bira şişesi,
kanda yüksek promil,
235 kalp,
duvarda soren kierkegaard portresi,
drum&bass trip.

meriç orhan

adsız

ne zaman gerçekleri unutmuş olsa bu aptal beyin
unutulanlar dökülecek içinden
isterdin ki yavaş olsun
ne kötü
bütün boktanlıklar,
hayatının hiçbir anında mutlu olamamış bir piçin para verip becerdiği fahişeden çıkartması gibi acılarını,
doluşacaklar.
ufacık dahi yer kalmaz zilyonluk boşluklarda.
boşlukların doluluğundan sağanak yağmurlar yağar yüzüne.
sağanak kaynar yağmurlar.
acıyacak
bağır
delir
yok ol
yeniden doğ
şimdi yine bağır
yine delir
bu gözler mahvoluşunu seyretmek istiyor.
aynadaki gözler
keskin bıçakları bir kenara bırakıp titrek ellerini, uzamış tırnaklarını kullan
herkesi öldür
her şeyi öldür
sen küçük sevgilisin
öldür parça parça
sen, doyumsuz, açgözlünün teki
şimdi çık altında kaldığın bütün yüklerin içinden
yüksekte, çok yüksekte bir uçurumun kenarında
ne bir adım gerisi, ne bir adım ilerisi
şimdi ölmezsen bir dahaki ölümün son olacak.
adımını at bu kadar hazırken
tepetaklak ol
etlerin ezilsin parçalara bölünsün
kırılsın her bir kemiğin
kaynayacaklar en acıyan yerlerinden.
bu uçurumun çok uzağında bir yerlerde
kurtaracaklar seni.
ya değilse öl.
nefes alamayacak kadar öl.

türkan han

water

dense glowing
pretense shows
the all knowing dawn enters my body inevitable

arguments from upstairs reign supreme
through my sickness
tethered tepid through my tresses scream

frothy lipid
tools of liquid
traveling beside me at will
arguing in joy

resonating,
congruent with the frequencies of death
your body beside me
i sit on the bed and hear the scattering of dogs claws on the roof above

you are not the time i’ve wasted

it is in my backpack
slumped,
like a dead man
a drunk against the wall

the neighbors give me harmonies and i wait
arabesque permeates the silence
and i wait

terror congratulates me at the door
deftly imitates my inflection
makes itself indistinguishable

a seagull’s earthy eyes
berating me
with millenniums of cold knowledge

i wait

and at last i receive silence
i crumble
tenuous,
the darkness around me is too soft to break

i wait

st. laurence

hassas

henüz yeni anladım,
ailemin beni sevdiğini,
bazı insanların geçekten değer verebileceğini,
ne sevgilim var şu hayatta,
ne de arkamı dönüp gidebileceğim bir insan,
zaten gidiyorum sürekli,
kaçıyorum kendilerinden ve hayattan,
benim ta kendisinden,
her şeyden,
anlam veremiyorum mesela sevgilerine,
dünya üzerinde ki her şeyden değerli görmelerine,
bir şeylere sahip olabilmek için birbirlerini öldürenlere,
bu kadar gerçekliliğin içinde,
sıkışıp yuvarlanan bir tür ucube,
insan,
hissedebiliyorum,
sadece gerçek olduğuna inanmıyorum,
sizin gibi değilim,
lakin sizden biri olmayı çok istiyorum,
mutsuz ve dramatik yaşamayı seven herkes bilir,
bazen dertler lazımdır ayakta durabilmek için,
çokça bahaneler üretir çok sık yalan söyleriz,
her sözü tuttuğumuzun ısrardındayız,
ama herkesi daha ilk buluşmada eleriz,
yalnızlığın kendisini,
yalnız olmaya küfür etmekten daha çok severiz,
tercih meselesi,
biz bok gibiyiz.

salih angin

adsız

şimdi düz bir yere uzanıp bacaklarınızı duvara dayayın. eğer çok soğuk veya gürültülü değilse pencereyi açın. nefes alın, 10 saniye tuttuktan sonra verin ve anlatacaklarıma kulak kabartın.
günah ve korkuyla başlamış bir geleceği anlatacağım size. ahlaksızlığın göbeğindeydim. yine de kendimi koruyabildiğimi, akıl sağlığımın yerinde olduğunu düşünüyordum. muhtemelen yakın zamanda zarar görecek ve sonrasına kadar farkına varamayacak pek çok insanın aklından geçenler bunun bir benzeridir. çığlıklarını duyuramayanların, duşta tırnaklarını kazıyanların ve nefesi her kesildiğinde öleceğini sananların da...
aklım gereğinden hızlı çalıştığı gibi bedenim işlerimi göremeyecek kadar uyuşuktu. perdeye yansıyan gölgeler bana kıkır kırkır gülüyordu. tavandaki uyuşuk vantilatörün etrafında aynı derecede tembel sinekler uçuşuyordu. ağzım o kadar kuruydu ki yutkunamıyordum. elimi donumun içine sokup usul usul kasıklarımı kaşıdım. bacaklarımı birbirine değmeyecek şekilde açıp kollarımı kaldırdım. sağ elimi dürbün şekline getirip nemden basılmış ortama bir göz attım. çişim gelmişti ama sular kesik olduğundan her taraf üre ve amonyak kokuyordu. gözlerimi kapattım. biraz uyukladım. yüzümdeki ıslaklık uyandırdı beni. o yine duvarlardan geçip yanıma gelmiş ve üstüme kanını damlatmıştı. biraz yuvarlanıp yer açtım. yattığım yere terimin izi çıkmıştı. oturmak istemedi, üstüme çıkıp ellerini karnıma dayadı. ağzındaki tavşanı göğsüme bıraktı. sıcaklığı tenimi eritiyordu. hayvanın zayıfça atmakta olan kalbi kaburgamı delip benimkinin üzerine geçti. derin bir orgazm çığlığı işittik.
havadaki nem dağıldı. bir senfoni yankılanmaya başladı. doğruldum. beni yalamaya başladı. ağzındaki kanlar her yanı kırmızıya boyadı. sifon çekildi, pencereler açıldı. aniden her yer aydınlandı. gök bir anda bütün yeryüzünü kapladı. lavabolardan, kapıların altından taşan su yatağımın hizasına geldi. dışarıda direkler yıkıldı, bağırışlar duyuldu. terimin izi kayboldu ve bir anda her şey duruldu. tavandaki vantilatörün etrafında sinekler uçuştu. elimi donumun içine sokup kaşıdım. çişim geldi.

dila özenç

durup dururken durgunlaşmak

şehrin ışıklarını fark etmeyeli yıllar geçti. uzak evlerin içinde yaşayan insanları özlüyorum. sözcüklerin üstüne yansıyan sokak lambası dokunuyor dudaklarıma. rimbaud’un sessizliğini bağırmaya başlıyorum her kelimemde. tanrı her gece uyumadan önce saçlarıma karahindiba çiçekleri bırakıyor. yakın sesleri ayrıştıramıyorum. hangi şair öldü şehrimde? artık kafiye kokan çarpık sokaklarda yürümüyorum. yaşayışlar kazınıyor parmaklarımın arasına. bir duman çekiyor ve atıyorum izmariti vapurun güvertesinden sonsuzluğa. eve gitmek için trenlerden çok uzağım. kendime ulaşamadan yolu kaybettim. nefesim rutubetli karanfil kokarken düşe kalka var oluyorum. İçinde yüzlerce yüz ve binlerce satır barındıran devasa devingenin öylece yanımdan geçmesi gücüme gidiyor. gözlerim saatte üç yüz kilometre yapan kelimeleri okuyamayacak kadar yorgun. yolumun üstündeki her şey kaygan. kim tükürmüş buraya rüyalarını? onu tanıyorum. zarif bir kadın. adaların ardında, yalnızca masmavi havalarda ortaya çıkan bir ülkede yaşıyor. kayığımın rotasını ona çevirmek hiç aklıma gelmemişti. ve şimdi warhola dinlerken yine çıkıyor aklımdan. bir gemici ile sevişiyorum. haz alıyorum ve çöküyor. dünyayı anlıyorum. bunu ona anlatmak için karşısına geçerken dengemi kaybedip denize düşüyorum. annemin bana küçükken sürekli dengesiz dediğini anımsıyorum. annemi unutuyorum. dengeler sarsılıyor. anneler her zaman doğruyu söyler. şimdi büyüyorum fakat çocuklara hikayeleri hep eksik anlattığım için kendimden utanıyorum. domates rendelemeyi her zaman garip bulmuşumdur. ellerimi gezen bu kırmızı suyu hep onun özüne benzetirdim. mutfaktan çıkmadan ağlıyorum bugün. yanaklarım ne sıcak ne de soğuk. gökyüzü beni dünyaya itiyor. bir kurtarıcı bekliyorum. gelsin ve bana sırtını çevirsin. onun sırtına dokunmak isterdim. omurilik dalgasında yüzmek, kaybolmak, anlam aramak. kokusu bileklerimde geziyor. hayatın güzel olduğunu toprağa soyunurken fark ediyorum. göğsümde süpürgeotları, aksöğütler ve buhurumeryemler yetişirken kulağımın arkasından çil çil mimoza dökülüyor. artık zamanın dışındayım. İhtirasla köpürürken dalgalarım, bu şehir arkamdan kaybolmuş olacak. uyumak istemiyorum. tanrıyı çırılçıplak gözlerimde hissediyorum. suyu hissediyorum. şimdi en sevdiğim şarkı çalarken o evde ben burada sessizliğin içinde kaybolmuş olacağım. bir daha aleister crowley ile yatmadan önce dil ötesinden konuşmayacağım.

mısra bayındır

kendime gebelik

ağzımın kenarına kan bulaştığını farkettiğimde yavaştan kafam açılmaya başlamıştı. bir canlının tadına imalathanesinin içimden bakmıştım. yamyamlıktan farkı yok. ne adını biliyorum ne de yaşını, sol bacağının üzerinde o kavruk tenine muazzam ölçüme yakışan bir doğum lekesini hatırlıyorum o kadar.

her neyse, konu bu değil. karnım şişmeye başladı. alkoldendir dedim, değilmiş. yemekte yemezdim pek. doğrusunu söylemek gerekirse benim gibi insanlar için takdiri ilahinin bu kadar yaratıcı yöntemler buluşu beni onurlandırdı. hamileydim, kendime hamileydim.
beni yola getirmek için gönderilmiş kutsal bir orospuya oral yapmıştım. gelmemişti ama mideme döllenmiş yumurta halimi yerleştirip beni hamile bırakmıştı. sindiremediğim bir ben. İçimde bir parazit gibi yaşıyor, beni hep aç bırakıyordu. yumruklar attım, yumruklar attı. sıkarak bağırsaklarıma getirmeye çalıştım, prostatımla oynadı. bir gün cenazede beni bir mezar taşı kadar sert hale getirmişti.

kaldırım altı bir evde karnımı yardırıp kürtaja kalkıştım, doktoru korkutup neşteri çalmış, kürtaj diyorum ama sezaryen dahi mümkün olmamış, üstelik neşteri bağırsaklarıma bırakıp bana zorlu bir sene geçirtmişti.
kendimle başa çıkmanın nasıl bir şey olduğunu en etkili yöntemle öğreniyordum.
yanımda kendimi bildim bileli duran o notu şimdi daha net anlamıştım. “melekten kurtul.”
o halde karnımı yarıp beni öldürerek hayat bulacak o piç yine ben olacaktım.

kaç senedir hayattayım ve bu saçmalık daha ne kadar sürecek bilmiyorum. ama bir şey itiraf edeyim, dostoyevski olduğumu hayal ettikçe sertleşiyorum.
öncesini hatırlamıyorsam eğer sonrakiler beni hatırlamayacak. bire bir aynı mıyız acaba bunu hep merak ettim.

“en azından son vakitlerimde bir şeyler yazmalıyım. sana istesem de kızamıyorum. melekten kurtul. unutma, kavruk ten, sol bacağında bir doğum lekesi. çok zor durumda olursan - ki genelde zor durumda olursun- dudaklarını bacaklarının arasına götürmeden seviş. seni seviyorum.”

#
anladığım kadarıyla meleklerin doğum lekeler gerçekten muhteşem oluyormuş.

24 yaşındayım. bir kaç seneye kalmaz melek kapıma dayanır. bir bankta yanıma oturur. kalabalık bir konser alanında biramı döker. bana yalan söyler ve koluma girer. sarhoş olmaz, sarhoş eder. sonra ben cennetin kapılarını aralar gibi aralarım bacaklarını, o da en pis zebanisini armağan eder bana.

baktığında çok sıra dışı duruyor. artık sadece rutinin bir parçası.

İşe girdim. blues müzik, hoş. gerçekten hoş. İşten çıktım hala hoş. ayrılıklar yaşadım, kadınlar hala hoş. diş etlerim çekildi.
ve bir gece diş perisi gibi geldi yanıma beni hamile bırakabilecek tek kişi.

-bacağını aç.
açtı.
-sol bacağını. (bu kadar aptal olabileceğini tahmin etmemiştim.)

kırbaç izi gibi bir doğum lekesi. ona yaklaşmamak için direndiğimi farkettiğinde kendini açık büfe kahvaltı gibi sermeye çalıştı. biliyorum, en az iki sene acıkmazdım. onu durdurup yatağa oturttum. sigara uzatmak için paketi aradım. çoktan eline almış, hatta yakmış, bana da bir tane uzatmış öylece bekliyordu.

-tüm ihtimalleri biliyorum. yapabileceğin her şeyi yüzyıllardır deniyorsun. belki bilmek istersin, dilini ya da sikini kesmen bir işe yaramıyor.

düşünmüştüm.

-bu işi hemen bitirmeden biraz takılalım o halde, acelen yok nasıl olsa tek mesain benim.

tüm şehri talan ettik. o kadar uğraştım ama asla ufacık dahi olsa sersemletmedim. kadın su içer gibi şişeyi dikiyordu kafasına.
beynimin bir nehir gibi sulu olduğu gece doğum lekesine sigara basmak istediğimi söyledim.
lekeyi başından beri benim oluşturduğumu söyledi. yavaş yavaş büyüyordu. ben büyütüyordum. beni yola getirme amacıyla doğmuş olduğu için bu tabir hala doğruluğunu koruyordu.

bastım, öptüm, kendimi kaybettim. genelde kaybederim. karnımın ne zaman şişmeye başlayacağını sordum ona. 2 ay dedi.

bu oyuna bir son verebilme ihtimalimin olup olmadığını sordum. yok dedi, ısrar ettim. bir düğümün ucundaki doğru ipi çekmeye başlamışım gibi açılmaya başladı.

-cehennem provası, ateşi tadacak olursan etlerinle buna bir son verebilirsin.

demek öncekilerle tam anlamıyla aynı değilmişiz. bunu bilmek hem biraz üzdü, hem de rahatlattı. hala tek başımaydım.

hazır görev bitmişken bir süre daha sevişiriz sanmıştım. sabah kalkar kalkmaz evine geçen bir piç gibi gitmişti kadın.

güzel ses getirip, sıcak ölecektim.
korkutucuydu ama. meydandaydım, elimde gümüş dildo işlemeli bir zippo. katilim olacak, güzel olacaktı.
bağdaş kurdum, üstümü çıkardım. sokağa çıkma yasağı ilan edilse bir askerin beni vurabilmesi için tüm gerekçeler mevcuttu.

İşimi garantiye almak için biraz benzin içtim. İçerdeki küçük piç iyi kızarmalıydı.
o zaman anladım, bu oyunun saçmalığını. midemin için yanıyordu. reflüdendir dedim, değilmiş.
piç, karnıma çakmakla yerleştirilmiş benden önce kendini o ateşe vermişti.

koştur koştur gittim biraz su içtim.
pek bir sorun yaşamadım benzin içtiğim için. çocuğu sindirebilmeye başlayıp parça parça sıçtım.
çakmağı güzelmiş.
seneler geçti aradan. anlatmıyorum kimseye. düşünsenize;
“olum ben hamile kaldım lan!”
olur öyle.
yaşayıp ölecek son ben olduğum için rahattım. şimdi tekrar karnım şişmeye başladı.
alkoldendir alkolden.

ulaş çınar

çok

zaman çok olmuş
merhum çok ölmüş
mezarlar çok çok çiçek ve böceklenmiş
karıncalar diri balıkları çok yemiş
yaşamak çok yaşamış
dünya ve sen birbirinize çok benzemiş
savaş, yoksulluk adına çok düşünülememiş
çevrek asır sene çok boşa geçmiş
ucuz sigaralar çok izmaritleşmiş
bu şiir kendini çok hırpalanmış.

kemal özyıldırım

adsız

kemiklerim arasına sıkışmış ikilem
biri kemiklerimden öper
gözlerini açar tuvaldeki iz
sayfa kararır beyaz delikten dışarı
ben girerim sayfadan içeri
eşit derecede mutluluk
mutsuzluklar eşitli
evrenin ellerine pay edilmiş
İnsan eşitliğin karşı yanındadır
kimi eşitlikler sancılıdır
mutlu bir sevişme yoktur ömürle
en iyi ihtimal nötre yakın olandır

melek metin

adsız

her pazar
aynı köşede oturmuş tütünümü sarıyorum.
önümden kediler köpekler geçiyor, seçim şarkıları çalıyor. rahatsız oldum gürültüden.
rahatsız olduk, kuşlara fırsat vermiyoruz.

mahallede olay vakti cama çıkan teyzeler gibi kaldırım taşlarının arasından beni izliyor çimenler, papatyalar. ezilmemek için direniyorlar güzellikleriyle.
görmezden geldik, koklamıyoruz onları.

önümde biraz yığın var; pazarcıların kasaları, kağıtlar, kartonlar, meyve sebze çöpleri...
bugün kime aş olacak ? kime şükrettirecek bunlar? kimi doyurup kimi kazandıracak?
yanından geçiyoruz her pazar, düşünmüyoruz.

berk demirci

beyin ve izafiyet

bir şeye tutunmak ister beyin yalnız bir doğruya. ihtiyaç vardır netliğe ve somutluğa. düşünen izafiyet beyni kaosa sürükler sonra başlar insan tanrı benim demeye. gördüğünü görmemeye başlar izafiyeti hissedince. kimi terbiye edeceğini şaşırır çünkü göreceli en üstün odur. bakar aynaya görür tanrı. yarı zamanlı bir yaratıcı. güneşten kaçarken gündüzleri, geceleri oluverir ayın yaratıcısı. dik yürür başı tanrıdan yukarıdadır kendi tanrı gördüğü için en doğruyu yaptığını düşünür. ben yazar dururum karmaşık bir kargaşada da kimse farketmez her şeyin göreceli olduğunu. ben tanrıyım. ben göreceli bir tanrıyım ve reddedecek bir kişi olamaz bunca kelimeden sonra. göreceli. zehr-i dünyada kaç milyon kelime varsa hepsi onların bir trilyon katıdır. ben enerjiyim. etrafıma kötülük ve huzursuzluk saçarım. ben göreceli bir enerjiyim ve reddedecek bir kişi olamaz bunca kötülükten sonra. göreceli. zehr-i dünyada kaç enerji varsa hepsi onların bir trilyon katıdır. ben bir peygamberim bir kralım bir kraliçeyim bir sultanım bir şehzadeyim bir padişahım bir şeyhim bir imamım bir hırsızım bir katilim. ve reddedecek bir kişi olamaz bunca izafiyetten sonra. ben izafiyim ve reddedecek bir kişi olamaz bunca teoriden sonra.

sena yarar

kılı kırk yaran tilkiler

kırk tilkinin hayatın devranına indiği gibi.
umulmadık anların soğuk suyla yıkandığı anlarda ve yardım eli çığırırcasına.
benzersin, benzersiz istemsiz çöle.
kırk tilkiyi yararak içeri girdiğin andan itibaren zemin soğuk, el buz.
ruhani kargaşanın içinden çıkarken ifade etme şekli ve bunu iyi kullanmak.
özgür bir çöl ya da korunaklı bir bahçe.
çıkmak istiyorsun çıkıyorsun hepsi bu.
umursamaz düşünceler nötrken sen işte tekrar doğuyorsun.
evren bu.
bak patlama.
bir nötrino
yayılış başlasın.
ruhunun yayılışı oradan oraya.
bu çöl fırtınasında nereye nerelere hangi bilinmezliklere gidecekse.
istersin dönsün ama alışmak insana.
hörgüçlerin yeterlidir.
geçmiş düşünceler seni ileriye taşır ama öyle ki sen ortadasındır.
kılı kırk yarar gibi girdin içeri.
unutmamaya, oynatmaya çaban şayet.
güzeldir çöl belki de.

elif yaşar

paşsin adasında manikür pedikür

etin pişmiş yenilmesi icap etti
ben de kendime sıcak bir rüya inşa ettim
toplum için distopik, toplu olarak histerik, ütopik
alınan sayısız anestezi ve hayvan sesleriyle sinestezi
geriye alerjik ve ileriye heyecansız
kutsalların saltanatına getirdiğim komünizm
sonra kendi kendime verdiğim sürgün
paşsin adasında,
duvar kireçleri etle tırnak arasında
hani etle tırnak gibi derler ya, öyle arasında
şimdi yılbaşı kadar yüreğin varsa söyle bana
olay yeri inceleme ekibi gelecekmiş,
tırnaklarımda doku parçacıkları bulacakmış.
oysa bilmiyorlar ki
ben stresten tırnaklarımı yiyorum.

alp yaşar vuran

sona ilişkin

görüldüğü kabın şeklini alıyor sokak lambaları
ve başka sokakları apansız geçen bir kamyon aydınlatıyor
bulaşıkhanelerde ölü organ telaşı
tellerde kararmış uzuvlar ve sarkmış irade

bir çift gözün feri sönmüş olmalı şu sıra ve
hüzünler arpayla sevişmeli bir başka yerde

bir gasilhaneyi çevreliyor sanki bu kubbe
el arabalarında eller ve hüzün
-eller sanki hiç tutulmamış gibi kara ve hüzün artık bir uzvudur insanın bu çağda-

rüya serinliğine dalıyor artık dünya
günah sarmallarına sarılan kollar
gündelikçi filozoflar
anlarlar şimdi
anlam
sızlı
ğı

tekerrür eden bu ölüm hali

kapar dünya gözlerini

batuhan oktay

adsız

bi taşın altından çıkan kuru kalabalıkla beraber sokaktayım
nasıl olur da bu kadar kalabalık olur taşın altı.
bastığım yeri göremiyorum daha ama bi akış var neticede, ilerliyorum
ola ki yön değiştirmeye kalksan bir sürü insan ölecek
ee ben gidiyorum ama bilmiyorum ki nereye
belki de başka bi taşın altına gireceğiz hep birlikte
neidüğü belirsiz insanların arasında, omuzlarımı artık hissetmeyerek ilerliyorum
en öndeki yüzünden yol hep düz
can sıkıntısından, gürültüden başka bir şey değil bu biçimsiz insan trafiği
böyle kalabalıklarda kusuyorum
müsaade edin geçeyim lütfen. ilerlemek istemiyorum. sesiniz midemi bulandırıyor.
işte kaldırımı görüyorum sonunda ve hop!
kaldırımdayım.
taşın altından çıkan çok kalabalıktan ayrıyım..
şu ilahını arayan gürültüden uzaklaşıp başka bi taşın altına saklanacağım. sıkılınca çıkarım nasıl olsa.
hadi eyvallah.

berfin kasa


apartmanboşluğu

epiah