apartmanboşluğu

apartmanboşluğu sayı #008

eksik.

şehir telaşını bir nebze de olsa atlatmış, insanın özünden başka dostu olmadığını pek çok zaman acıyarak, ağlayarak hatta yalvararak tecrübe etmiş, günün birinde çok mutlu olmuş fakat eninde sonunda aynanın karşısında tek kalmış ve acının ilacını henüz bulamamış.
yaprağı rengini değiştirirken görmüş, iyi kötü yol almış, kışı geçirmiş, hayatta kalmış.
kökünden uzakta, iki tuzak arasında canını görmüş, yine de kendi yarasını kendi iyileştirmiş.
her zaman hüznün kurbanı olmuş yastıklara akıtmış yüzünü yine de sabaha bişeyi kalmamış.
yaşamayı başarmış bunca zaman ama hep eksik kalmış.

berfin kasa

zestat

polis memurlarının duvara attığım ters çizgilere övgüler yağdırmasını anlayabiliyorum lakin hiçbirisiyle yatamayacak kadar düşkünüm her yeri sümük dolu olan koluma.. hem, ne kadar olsam da parmaklıklar ardında; derin düşüncelerimi bırakamadım icra gelen evimdeki domuz kumbarama, bundan dolayı meşgulüm ve duvara kafam çarpa çarpa sikilmeye sıcak bir gözle bakmıyorum travma sonrası kullandığım ilaçlar adımı dahi unutturacak güce sahip olsa da. şe5, yegane doğru hamlede bulunuyor adeta! buradaki herkes yemeğini birbirlerine soktukları tarak üzerinden yerken, ben sadece düşünüyorum yeni doğurduğum ve şu an çöpte olan çocuğumun eğitim durumu hakkında.. alnında dikiş yarası olan babasının onu ısıtamadığından ve gerekli lsd'leri sağlayamadığımdan eminim, çoktan piyasasını kurmuşken amsterdamın kırmızı sokaklarında.. neden burada olduğum geliyor birden aklıma. sahiden diyorum, neden ya? bir kortan günüydü buraya getirilişim, prangalar şarkılar söylerken ayaklarımda! sabahında, caminin önünde yer alan kasvetli evimdeki çivi dolu yatağımdan çıplak kalkmıştım, imam da benimle birlikte secdeden kalkmıştı eş zamanda; orgazm olduğumu hatırlıyorum penceredeki öksüz çocuğun pembe ve pürüzsüz poposu azgın kediler tarafından tırmalanınca. -bu anılarımdan sonrası bulanıklaşıyor, zaten kendim de emin değilim hayalle gerçeği karıştırmayacak kadar sağlıklı bir durumda olduğuma.. kafeteryadaki saçının yanı kazılı kadınlar elleri amlarında yüzüme bakıyorlar ben hatıralarımla baş başa kalıp da ağlamaya başlayınca. artık dayanamıyorum diyorum içimden, bağırmaya çalışıyorum fakat sesim çıkmıyor çünkü zamanında sakinleştirmek için bağlandığım elektrikli sandalyeler sonucunda döndü beyin hücrelerim hileli iskambil kağıtlarına. tekmeler yağıyor karnıma karnıma, gardiyanların uzun topuklu ayakkabıları batıyor yeşil damarlarıma. midemdeki ağrıyla sürünüyorum upuzun ve ayışığı sonatı çalan koridorda.. piyanoya ulaştığımda üstüne çıkıyorum ve atıyorum kendimi oradan aşağıya.

beyza

savurgan

sıyrılmaktayım her şeyden,
vurup duran şu kapı sesinden,
ağız boşluğumdan atlayan güvercinden,
sayıklamasını yeni öğrenen küçük veletten,
ölmüyorum korkma,
veya soyunmuyorum bilmediğim insanlara,
sebebler aramıyorum varlığıma,
sadece daha az umursamaktayım,
büyümekte olan kendimi rahatlatmakta,
ve tüm fazlalıklarımdan kurtulmaktayım,
biraz savruk biraz kontrollü biraz ukala,
fazlasıyla vurdumduymazım,
inançsız, çapsız, kariyersiz ve olanaksızım,
tüm kurduğum hayallerin yok olmasını izleyerek geçti tüm zamanım,
artık arkama bakmamaktayım,
kimseyi duymamak ve görmemekteyim,
bir başkayım artık,
eskisinden hallice daha yaşlı,
daha dokunaklıyım.

salih angin

geç kalan

şişmiş dudaklarım ve gözlerim
binaların arasında kaybolduk.
sessiz çığlıklarım ve ben
bir köşede oturduk.
boş ellerim ve dolu bi zihin
bir yola koyulduk,
yürüdükçe yorulduk.
kanayan dudaklarım ve ben
gülümsemeyi unuttuk.
parmaklarım ve sigaram
usul usul kül olduk.
parça parça olup dağıldık,
en uzaklara dağıldık.
birbirimize koşarak gelip,
büyük çarpışmalar yaşadık.
uzakları görmeyen gözlerim ve ben,
çok daha uzaklarda seni aradık.
yanıbaşımızdakileri bile bulamadık.
tüm çabalara heyecanlara ve bu telaşlara rağmen,
hiçbir şeye yetişemedik.
yaşamaya bile yetişemedik.

türkan han

adsız

küllerimi savur beni yakan gelecek kaygısı bi gün hepimizi deli edecek
aynısı yaratılan bütün manipüle algı katılmadım düşüncenize nefretim arttı
varoşları tanımadan tanımlamanız, yalanlarınız: mantalite bulunamadı
dayanamadım, ayık halde bi gün bile çekemiyom samimiyetinize de inanamadım
burjuvazi yaşamınız: anlamadınız hatırlamadın, sürtüğünüz kadınlarınız
yaşadığım hırs, yaptığınız yanlıştan.
hayat bugün yönelmekte taptığınız yanlışlara

şalk

adsız

"umut tüccarı galapagos adasında
veba günlüklerini tutuyor evrenin"
dedim ona
baktım eğleniyor benimle
göz bebeklerindeki ben
alakam oralı değilmiş gibi davranıyorum
sırtımda bir yer kaşınıyor
sokak ortasında her bir yerim
birbirimden kopuyorum
yardım et yalvarırım
karara varıyorum

melek metin

adsız

"amor fati" derdi sigarasını yakarken. hoş bir kadındı esmerelda, alımlı ve zarif. abartıyı sevmez kasvetli renklerden çıkmazdı. hafif bir rüzgârın etkisiyle coşan fularını acemi bir şair görse üç bentten oluşan orta çağ şiirine, küçük esmer bir çocuk görse annesinin karnındaki huzura benzetirdi. esmerelda insanlardan çok iz taşırdı. dünya ile arasındaki uzun ve karanlık tünel yaşayışlarla doluydu. sürekli yürürdü, ılık bir haziran gecesi uykuyu katletmişti. sessizliğin hayatındaki yeri yüksekti. kader ona böyle bir pay biçmişti. dilsiz bir yaşam. dikişsiz bir dudak.
o zamanlar çok küçüktü. göğüsleri düz, aklı yarımdı. seviştiği bedenlere tüm anne babaları sığdırırdı. dokunduğu hiçbir tene aşık olmaması gerektiğini de doğum gününde zerdüşt buyurmuştu. ona kirli kelimeler fısıldayanların nefesini soluduktan sonra insanların sadece sesleri yan yana getiren varlıklar olduğunu anladı ve o gece tanrıya yalvardı. sonsuzluğun değil geçmişin güzelliğini sırtına kazımak için göklerden izin aldı. iğne, soğuk mürekkebi tenine dokundurduğunda esmerelda ilk kez yaşadığını hissetti. kutsal ayetlerini bir fıçı boyaya boşalmış olan tanrıya yarım yamalak gülümsedi. dudakları pembeleşti. yanakları kızardı. bir şeyin rengi çiğleşiyorsa insan gerçekliği reddederdi.
esmerelda büyüdü. göğüsleri bir kadınınki gibi olmaya başladı. kadın olmayı basit buluyordu, lahana kokusu kadar sıradan ve aklı havada. kendini her zaman erkek olarak hayal etmişti. şafak sökmek üzereydi. sokak lambaları birer birer sönüyordu. titreyen ışıkları insanın içindeki umut tanelerine benzetmek üzereyken aklına nar çekirdekleri geldi.
yürüdü.
esmerelda’nın kadife bacaklarına uzaktan uzağa bakan yaşlı bir adam geçmişindeki güzelliği anımsadı. henüz kanı yaşamak için kaynadığı zamanlarda sevdiği en zarif kadının bacaklarıydı bunlar. bir göz kırpışı kadar zamana sığdırdı tüm hayatını.
yürüdü.
kaldırımda bekleyen yaşlı bir kadın süzdü esmerelda’yı. fazla beğenmediği bükülen dudağından belliydi fakat savrulan kısa saçı ona ölen üçüncü çocuğunu hatırlattı. bu yüzden kesmişti saçlarını. kesilen saçlar döküldükçe yere bir hayat daha yaşandı.
yürüdü.
kambur bir adam gördü. sızmıştı. esmerelda kendini victor hugo romanlarında hissetti. bu, kollarını ve boynunu sızlatan bir histi.
yürüdü.
bir hayat kadını ile karşılaştı. esmerelda’nın ela gözleri kadına seviştiği ilk adamı hatırlattı. bir zamanlar sadece ruhunu teslim ettiği adamın bedenine ait iken şimdi yumurtalıklarından geçen hayatları düşündü. o an sarı saçları ile boyalı tırnakları arasında bir duygu titreşti. fazla uzun sürmedi.
yürüdü.
genç bir adam köşe başında sigara içiyordu. hayatında hiçbir pürüz olmayan bu adam esmerelda’yı görünce içindeki bir şeylerin şu andan koptuğunu fark etti. geçmiş özlenmek isterdi. ondandı durduk yere genç adamın yüzüne oturan hüzün çizgileri.
yürüdü.
esmerelda’nın içindeki rutubeti kimse göremedi. tanrı bile ona bakınca yarattığı diğer insanları görüyordu. hiçbir zaman gözlerine bakmaya cesaret edecek hayatı bulamayacaktı. farklı hikâyelere damlatırken mürekkebini, kendi sayfalarında tek bir çizik bile olmayacaktı.

mısra bayındır

bir ihtiyar bir delikanlı

ihtiyar soluklanmak için bir bank.
delikanlı ise yeni başladığı kitabın heyecanında, dalgalara kapılıp başka sahiller arıyor.

ihtiyar delikanlıya delikanlı kitaba bakıyor.
yanına geliyor usulca "oturayım şuraya, bir ihtiyar bir delikanlı.'

delikanlı yanına çekiyor çantasını, kahvesini ve son satırlarını bitirmek istemediği kitabını.

delikanlı meraklı; birşeyler çıkaracağından emin ak saçlı ihtiyardan.
serseri kıyafetinin içinden dökülüyor aklında kalanlar.
ülkesini daha iyi anlıyor, gençliğini sokaklarında yakandan.
umudu kayboluyor kağıttan gemi yaptığı limanlardan.

berk demirci

tava(n)

tavaya bakıyorum. gündüz bir süre tavana baktım. sucuklu yumurta yapıyodum. tavaya dalmışım. yaktım sanırsam. yine de yedim. her zaman güzellik ilgi çekmiyor. bazen insanlar kelimelere aşık oluyor. ben yanmış sucuğa aşık oldum. çay da demledim. tavaya bakarken zaman durdu. sinirlerim bozuktu. çayı güzel demlemiştim. bence iyi bir insan olmak için en gerekli şeyi gayet iyi yapıyorum. güzel çay demliyorum. artık fazla sorgulamıyorum. kendimi keşfetmeye başladım. keşfedilecek bir şeyim yokmuş. aptalmışım meğerse. en ufak ihtimaller beynime işlemiş benim. hâlâ mutlu olabileceğimi zannediyorum. kim bilir? kemiklerim ağrıyor. korkuyorum. korkuyosam sıkıntı var demektir. seher vaktini bekliyorum. anlamadınız.

tavana bakıyorum. gece saatlerce tavana baktım. onun benden ne istediğini anlamaya çalıştım. tavan bir şey istemedi, istemez, isteyemez. tavan odamın üstünde duran ve beni üst kattaki tanımadığım insanlardan koruyan yegane şeylerden biri. tavana bakarken sokaktan geçen arabaların süratlerini tahmin etmeye çalıştım. başaramadım. bi ara çocuk sesleri de duydum. aldırış etmedim. gözüm masadaki kahve bardağına takıldı. iki tane nescafe ile yapmıştım. seher vakti. demin ironi yaptım. bir çoğunuz hatta hiçbiriniz anlamayacaksınız. kedimin seslerinden acıktığını anladım. mama verdim. kedim benden bir şeyler istiyor. tavan hiçbir şey istemiyor. kedimin yemek veren sahibi var. tavan kimse olmasa da orada. bazen tavan gibi hissediyorum. belki de tavan olmalıydım. tavan olsaydım kimsenin bakmayacağı. ellerinde telefonlarla evde aptal aptal büyüyen çocukların yattığı bir odanın tavanı olurdum kesin.

atakan solak


apartmanboşluğu

epiah