apartmanboşluğu

apartmanboşluğu sayı #009

biraz diş gösteren her şeyi törpüler yüzün

bir süre sonra boğuklaşıyor sesler
ışıklar da öyle
kimsenin tabancası yok/ diye mi
yanaşması gerek yumuşakçaların
bu yağmura?/ bunu istiyorum
iki kırmızı balon
her masada gözetmen
senin olduğun/ benim oturduğum
her masada/ kimsenin tabancası yok
ateş etmek istiyorum

kurulmuş güzün bir iki dalı siyah,
atmaca gözü, diye sayıklıyorum,
artık umutsuzluk baba mesleğidir yooo
oooooooooooo
biraz diş gösteren her şeyi törpüler yüzün
işte bu. acı ve keder ve uyarılmış kahır,
bir gece uyusam bence dönmeyi bırakır.
işte bu. sen uzun da uzun
ha dokunsam kahverengi
işte bu. sağanak her düzün ertesi
görmek istiyorum;
oturmuşuz
üç beş kişi
bir gerçek
bir sahte.
seni bitirmek
seni yaşamak
bir karşımdasın
iki gökyüzünde, üç yoksunluğum
biraz diş gösteren her şeyi törpüler yüzün

umut çiflik

hiç

kalemimin beynimle verdiği savaşı anlatıyorum soft kağıtlara
dünü bugüne bağlayan bi gecenin bu saatinde
hayata bağlanmak için yeni sebepler arıyorum kendimce
adını unuttuğum bi kitapta okumuştum böyle bi durumu
kendini bi şeye ait hissetmeme sendromu-imiş- kodu
zaten kitabın kapağı da yoktu
benim de kapağım yok
çekici değiliz hiç
okunmaya ve anlaşılmaya
alışık değiliz hiç.

ayrıca,
zayıf biri her şeyi unutabilir.
güçlü olan,güçlü duran.
-güçlü gösteren-
asıl zayıflığının bu olduğunun farkındadır.
aslında farkındalık en büyük zayıflıktır.

meselenin bu olduğunu hiç sanmıyorum.

hazar izgi

zemin kat şiiri

rasyonel tasrif ediyor babamı intihar metotlarıyla
bende bir yorganı kundaklama meşgalesindeyim.

****

umuda umulmadık hayaller sığdıran
saldırgan bir neslin partizan çocukları için şiirimiz
kül bahçesinde ısınan ellere güller yağdırmak
ve acıya ket vurmak üzere -acılar

israfı, azrail, babamın kulaklarına fısılda
sevgilim
bana, bana, bana inan baba
sol cebimin içindeki metelik kadar olsa dahi
durduramam artık, bu annem kadar sahi

ilaç reçetelerinin önemini ölünce mezarıma
dimdik ayakta durulmaz müsamelelerde
bunu öğreniyorum taş duvarlarla kireç çalarken
yakalamış bir türkü seviyorum kısrak bir taya kurşun sıkar giderim arada.

kemal özyıldırım

--

bu gece burada tarih yazabilirdim
sadece odamı ve odanızı kapsayacak bir tarih.

en sevdiğiniz gıdaların küflenmesini sağlayacak bir tarif.

sobanın sokağa bakan tarafında
sizi titreten soğuğa kırdığınız ahşap sandalyelerle küfürler edebileceğiniz bir talih

bu gece burada
3 gram kokain almak için yola çıkıp
sadece 13 liram çıkışmıyor diye
başımdan vurulabilirdim

arabistan'da ötenazi hakkım için silahlı mücadele başlatıp
zaferden sonra bir kahkaha patlatıp
kendimi ipe salabilirdim

karnımı ölülerinizin toprağına götürmeye çalıştığınız o çiçekleri yiyerek doyurabilirdim

endişelerimden arındım
ortada söylemek istediğim bir şeyin kalmayışını farkettiğimde
şimdi yalnızca köpekler sikmeye çalışıyor beni

ulaş çınar

oyun bitti

işselleştiğim benliğimle beraber değişen kimliğimle eşleşmiş olan duygularımın dışa vurumu bir farklı artık.!?
aramıyorum kendimi
bir sigara yakıyorum
aramıyorum yine düşünürken arayamıyorum,korkuyorum.
artık kendimi uçsuz bucsksız bir okyanusun derinliklerinde; ışığı ile göz kamaştıran ay’ın yanındaki kendi içinde yanan yıldızların altında aramıyorum artık kendimi.
içkimi içiyorum
diğer sigaramı yakıcam. yakamadım. yakamıyorum da. kibrit bitti!
karşılaşıyorum yine düşüncelerimle o sesslizlikte. anlıyorum aslında, anlıyor gibiyim
kendi içime sığınmış bir şekildeyim. bağırıyorum!
çığlık atıyorum. dışa vuruyorum düşünceleri gerçekleri bağırarak. çığlık attım.bağırdım .bitmedi.
istemiyorum görmek kendimi ,ondan aslında aramıyorum arayamıyorum, çığlık atıyorum kaçarak !
bakamıyorumda korkuyorum,
kendimden olduğum kişiden
korkuyorum çok!
korkuyorum ve oyun bitti!

müge gezmiş

buna psikolojide bişi deniyodu

kötü ve kötü ve kötünün veyahut ötesi
ve aynan niye kirli "aynen
niye kirli" aynan neden orda
"aynan neden yok"
ne yapalım biz ki ne biliriz ki
ay na yı ay na yı

mermi geçiyor organımdan ve
dilimin altında üç tablet ve
dilimin üstünde beş tablet ve
toplam sekiz sakız tablet
on lira ver ki on lira ile eve
gi de yim eve gi de yim
lütfen.

-neden var aynan. aynen neden
var, tut bunu bu aynayı ve al dışarı
mektup yaz kutuna koy kendine ver
hab er hab er ver kendine sürekli zaman
ver gözümün iğnesi, gözümün nuru gözümün
içi gözümün elması, yeşil elması ademcik elması ademdik dur, sensin insanın en
başı (demi) sensin insanın en başı
en büyük elmasın sen gözümün telvesi
gözüme düşen iğnesin. şişeye işedim tuvalet yoktu kimse o şişeden
iç me sin.
iç me sin.
neden var aynan, aynen neden var aynam? aynen siktir etsene gözümün merceği ve meryemi ve siktir etsene tanrı hevesin , nerede tanrı hevesin
"neden hevesin var abi" aynen neden var hevesim bak dil altı üç tablet dil üstü on yap sen ve şarap iç ve gel yanıma öteki sabah, hanıma söylerim ki söylemezsem bilmez sana meyva keser amına koyayım ve sen gidince hanımın amına koyarım çünkü tertemiz erkeğim ben ve sikim de abartılacak kadar değil.
niye var sikim aynen niye var sikim
ben sana o meyvayı keserim mabedine kadar keserim sen o tableti onüç tableti al şarap iç yeter ki ve gel sabahına. yeter ki gel sabahına.

nico

gassal

sigarasından son bir nefes çektikten sonra filtreyi çakıllı yola doğru fırlattı. boğazında biriken balgamı vücudundan atmak istiyordu. sağa sola baktı, kimsenin olmadığına emin olduktan sonra genzinden hırıltıyla karışık sesler çıkarmaya başladı. ağız yoluyla çıkardığı varlığı, yolda boylu boyunca bıraktıktan sonra ayağını sürüyerek gıcırdayan beyaz plastik kapıdan içeri girdi. sürüklenmenin etkisiyle, toz zerreleri kendilerini havaya savuruyor, adamın arkasından kirli bulutçuklar oluşturuyordu. köy geneline göre orta boylu, yer yer kel kalmış adam, yavaş yavaş buzdolabı soğukluğunda, krem rengi duvarları bakımsızlıktan sararmış, tavanların kenarları küflenmiş, mermer taş levha ve de hortumlu musluktan oluşan bir odaya girdi. kirle kaplanmış patlak ayakkabılarını ve solmuş siyah çoraplarını çıkarıp lacivert lastik terliklerini giydi.
uzun saatler kaldığında iç sıkıntısı yaratacak bu rutubetli odayı, rahat hissedebileceği bir yere çevirmişti. kapı girişinden bakıldığında sağda kalan duvara müslüm gürses posteri, kapının iç tarafa bakan yüzüne ise yerel gazete ekinden yıllar önce çıkan eyfel kulesi’nin küçük bir posterini asmıştı. hava aydınlanmış, güneş yükseliyordu. kara sineklerin sesi, ince camlı, bodur ve enine geniş pencereden içeri doluyordu. her bir sineğin canları pahasına içeriye girmeye çalışması ona tuhaf gelir, fazla küçük vücutlarını cama “tak” diye vurduklarında içi bir tuhaf olurdu. odanın ölümle alıp veremediği bir şeyler olduğunu düşünüyordu. frekansın köyde az çekmesinden dolayı radyo bir aşk şarkısını tatlı tatlı çalamıyordu. küçük kutu gürültü kusuyordu sanki. çoğu insanın bir saat dayanamayacağı bu ortam, adamın evi sayılırdı. işinin olmadığı günler bile -ki bu sık sık olmuyordu, büyük bir köy olduğundan genelde ölen de fazla oluyordu- bir saatliğine buraya uğrar, temizlik yapardı. karşı taş evdekilerin uyandığını çocuk çığlıklarından ve buna karşılık annesinin çocuğa attığı şaplak seslerinden anlayabiliyordu.
kaç senedir gasilhanede olduğunu bilmediği bu emektar taşın üstünde genç bir adam yatıyordu. gözü, gencin siyah kuzguni saçlarına takılmıştı. bu kadar sağlıklı durmasını nasıl sağlayabilmiş diye düşünürken, nasırlı büyük ellerini tepesi açılmış seyrek saçlarına götürdü. gencin tenine korkakça dokundu. köyde daha önce hiç görmemişti onu. “belki haydar ağa’nın gurbetteki oğullarından biridir,” diye düşündü. genç, mermerin üstünde diğerlerinin aksine güzel bir surat ifadesiyle duruyordu. merhumun üstüne örttüğü beyaz örtüyü akşam çamaşır suyuna koyması gerektiğini kendine hatırlattı. lastik terliklerinin “gırç gırç” sesleriyle musluğa gidip soğuk suyu açtı. canı yine sigara istemişti. ciğeri parçalanırcasına bir öksürük patlattı. boğazı acımış, suratını buruşturmuştu. hortumdan akan su sanki odayı daha da soğutmuştu. cızırdayan radyo iyice sinirlerini bozmuştu. hızla radyoyu kavradı ve odanın içinde frekansın düzgünce çekebileceği bir yer aramaya başladı. kutuyu yukarı kaldırarak bir sağa bir sola dolandı ve en son mermerin yanında düzgün çaldığını duyunca biraz bekledi. içi rahatlamıştı, cem karaca’yı yanındaymış gibi duyabiliyordu artık. şarkının huzuru içinde beklenmedik bir şey oldu. sakin odanın içini birden bir gürültü yankılandı. ilk önce bir boğulma daha sonrasında ise hıçkırıkla karışık nefes darlığı... soluk almaya aniden karar veren bu genç vücut, mermerden kalkmaya çalışırcasına hareket etmişti. vücut kasılmalarıyla sesin birleşimi korku filmi atmosferini tam anlamıyla yakalamıştı. camdaki sinekler vızırdanarak uçmuyor da içeride olanları dinliyordu sanki. adamın kulakları sağır eden kalp atışları, mantıklı düşüncelerini susturmuş, içindeki panik eylemlerine yansımıştı. neden o kadar sesli uyanmıştı ki ? onu böyle tanımamış olmayı dilerdi. belki kahvehanede aynı anda bulunmuşlardı ya da berberde. hatırlamıyordu ama. gençle tek anısı bu odadaydı. onu öldürmemeyi dilerdi. şu an mermerin üstünde başı yarılmış, koyu kıvamlı sıcak sıvı, güzel yüzüne dokunup yere damlıyordu. cem karaca artık odada değildi. çocuğun gözleri açık, boynu sol omzuna düşmüş bir şekilde yatıyordu.
adamın yüzündeki dehşet ifadesi ağır ağır silindi. radyoyu sakin bir şekilde eski yerine bıraktı. ucuz sigara paketinden bir dalı titreyen eline aldıktan sonra derin bir nefes aldı, müslüm’e bakıp aynı sakinlikte geri verdi. terliklerin sesine daha fazla dayanamayacağını anlayıp gıcırdayan işkence aletini ıslak zemine fırlattı. yalınayak, soğuk, çizgileri kirle kaplanmış karolara basarak dışarı çıktı. güneşin ısısı ona iyi gelmiş, yokuşun başındaki çeşmeye gidip etraftaki tek tük ağaçları soğuk su eşliğinde izlemek istemişti. sigarasını yaktığında gözleri ayaklarına sabitlenmiş, ıslak ayaklarının geride bıraktığı izleri sonradan fark etmişti. ordanda köyün çarşısından geçerek eve giderim diye düşündü ama ilk önce içerideki kanları silip, gencin kafasındaki yarığı bir şekilde gizlemeliydi ve genci yıkayıp defin için hazırlamalıydı. ciğerlerindeki dumanı geri üflerken kısık gözlerle güneşe baktı ve artık filtreyi çakıllı yola fırlattı.

zeynep ceren özden

başlık yok

ayaklarıma değen yağmur damlalarını saymaya çalışıyorum.
arka bahçemde, yeni yıkanan toprak kokusuyla nefesimi temizliyorum
büyük bir ağacın gövdesinde, derin bir oyukta evimde hissediyorum..
düşselin içinde zaman benim için çok hızlı akmayı kabul ederken, ben kopuyorum andan ve bırakıyorum kendimi, çok hızlı düşmek için yere.
korkuyu kabul etmiyorum bu kez, olabildiğince itiyorum bu duyguyu.
içimde, saflığı bulmaya çalışıyorum.
kaç kez yaşanır bu an, bilmiyorum.
keyif alıyorum.
düşerken bilmem kaç kilometre hızla yere, bakmıyorum aşağı.
bu zamanın içinde hapsolmak, beynimin ve bedenimin sonsuz huzuru olacak.
tutunmak gelmiyor aklıma, en çok tutunmak gelmiyor aklıma.
bırak düşsün.
bedenimde yerçekiminden parçalanmayan tek bir hücre bile kalmasın.
akan zamandan daha hızlı düşerken yere,
burnumda toprak kokusu,
başımda bulut..

berfin kasa

orana oransız

var olmak. yoktan mı, zaten var olandan mı? ben çok kafa patlatırım varlığıma, bazen inanmam bile var olduğuma.. sensüalizmin bir yansıması mıyım ben? biriniz görebiliyorsa, hepiniz görebilir mi gören kişinin saydıklarını? yoksa idealar dünyasından mı çıkmışım? sanatsal yapıt, belki de ideaların ideasıyım.. sahi; neyim ben, kimim, neden böyleyim, yüzüm gözüm neden pislik içinde, ağzımdan çıkan zırvaların sebebi ne, unutulacak olmak neden ilgim dahilinde, altın orana böylesine yakın olma arzusuna neden sahibim bedenimde? hepsinin cevabına sahibim aslında: bir bok değilim. aklınızdan çıkandan ibaretim, ki sizin aklınızdan çıkana da pek güvenmemem gerektiği konusunda tanrı tarafından tembihliyim; ben uçurumdaki bir toprağım tutunulduğunda kayan, deli bir fırtınayım estikçe sizi ölümle korkutan, taşmış dalgalarım nefretimle sizi kasıp kavuran; ben neden mi böyleyim? aynaya bakın sizinle konuşmaya çalıştığımda, kulak verin saniyede uydurduğum her bir yalana. arkanızda duruyor siluetim şu anda, arkanıza bakamayacak kadar korkutucu gerçeklikler savuruyorum etrafa. neden böyle olduğum ise istisna kapsamında.. hastalıklı bir fabrikadan atıldım evsizler tarafından sürekli işenilen bir duvara, boşluklarıma işledi etil alkol her bir yağışta; yüzümde yazar sapkınlığımdan uydurulmuş olan anarşist seksüelite. zaten benim yan anlamımdır seksepalite. sekse olan düşkünlüğüm gözükür gözlerimin renginde bile! kara bulutlar toplanır başanıza gözlerime bakarak beni öptüğünüzde; zırvalarım çünkü anlamak isterim sineklerin bu vızıltısı neden zihnimin en derininde. lanetler okurum susmayı öğrendiğim güne.. bundandır kritisizm hat safhada cümlelerimde. inanın konuşmam ben bile! nasıl olur da zırvalarım "zırvalama" kelimesini her tekrar ettiğimde; bedenim, çarpık düşünceler içinde suya yatırılmış berrak bir mucize. mucizemle tanışan herkes görmek ister kuyunun dibinde uzanan materyalist düzene. düzeni bozmaya çalıştığımdan altın oranı uydurmalıyım kendi bedenime.. oranlar kabul görürlüğümü değiştirmekte. belki de yüzüme tükürülmez o halimle? yaratılandan dolayı parmaklayın kendinizi yaradana teşekkür edermişçesine.

beyza eren

v

senin olanı nereden bileceksin,
senin bir şeylerinin olması,
neden umurunda bu kadar,
peki neden gerçek dediklerimiz,
gerçek demediklerimiz kadar sahte geliyor artık?,
değişiyoruz her gün hiç durmadan,
daha fazlasının bir sonu yok,
sürekli devam eden,
seni delirtene kadar susmayan her ne var ise,
o kadar acı ve nefret içeren bir yaşam şekli bu,
hem neyin ayıp neyin ayıp olmayacağı konusunda ki,
bu çaba, ısrar ve kural belirleyicilik neden var?,
fikirlerin özgürlüğüne sıçayım,
var olmayı beceremeyen tüm düşünceler üzüntü kaynağı,
bazen benliği olmayan insan olmak geliyor içimden,
büyük egomla beraber kandıralacak insanlar ararım diyorum,
ama yapamıyorum,
bu dünyanın tam orta noktasında yaşıyorum,
her şeyin ortası,
varlıkla yokluğun tanıştığı topraklarda,
gün geçmesini bekliyorum.

salih angin

yok olarak doğan

uçmuşum
ve
durmuşum
kelimelerle bir sohbetim olmuş
sonra da ölülerle
; devlet?

yok oluş
kalanlara
dair
yok oluşlardan gelirken
mahvolmuşum.

bir kadehi doldurmaya yakın
tezgahta
son bir şarkı çalar radyoda
işte
kulaklarım sağır
ellerim kırık
varlığım ve yokluğum bir

ben bundan ibaretmişim
hiçbir şeye de değmezmişim.

ben ki bir kuş değilsem eğer
yaşayamam
sürünerek
sürünerek yaşarsam eğer
litrelerce
kan akar
gözlerimden
gözlerimden akan kanlar
karışırlar toprağa
ve o topraktan doğacak çiçekler
solmuş olarak doğarlar
ancak.

yok olarak doğan
benim olan ve
aslında ben olan
çiçeklere dair
bir şiir
bir yok oluş
son,

ay

konkordato

aynı anda hem durup, hem de hareket edemezsin. bu basit bi fiziksel durum değil. bir daha geriye döndüğünde ve yaşanılmış her şeyi gözden geçirdiğinde lazım olacak sana. son birkaç yılda çok fazla şeye saplandın. ki biliyorum, kendince zaman dursun istediğinden yaptın bunu. durmasa da olurdu, sadece biraz yavaşlasa. oysa saplandığında, kalan tek şey sendin. bu konuda ikimiz de faka bastık diyebilirim. ben de bir yolunu bulamadım hâlâ. ama bazı şeyleri farketmedim de değil; yıllar önce tanıdığımız herkes nasıl şimdi bambaşka insanlarsa, ben de ayak uydurdum onlara. eskiden chopin’siz yazamam derdim, şimdi karışık playlist dönüyor arkada. eskiden bazı insanlar olmadan yapamam da derdim. inanır mısın, hayran kaldığım kimselere şiirler yazmıyorum artık. tanımadığım insanların evlerine girmiyorum, otobüste giderken izlediğim insanlarla ilgili tahminlerde de bulunmuyorum. hatta çoğu zaman, hiçbir şey için keşke demiyorum. daha şimdilerde farkına vardığın ikili seçimlerin sonucuyuz biz. o sonuçların paralelindeyiz. öl ya da yaşa’yız. hilesiz bi parayla atılan yazı ya da turayız. bilmeni isterim ki, artık o para hiç yamuk gelmeyecek. ara sözleri ve satırları attığını görene kadar bekleyeceğim seni. bankacılardan, siyasetten ve güzel kadınlardan uzak durmanı temenni eden o şiirdeki gibi. zaman akışını kabullen diyemem sana. çok yıl önce yaptığın her yanlışı son zamanlarda, altını çize çize tekrarladım ben. olmasını istemediğin ne varsa harfi harfine yaptım. gelmeyeceğine söz verdiğimiz zamanlar, bir iki adım ötemizde şimdi. ve sen kabul etmesen de, aynı anda hem durup, hem de hareket edemezsin. tereddütlerini anlamadığımı düşünme sakın. sen hiç değişmeyeceksin ve buna öyle bi inanacağım ki, kimse şüphe duyamayacak. bizi bizden uzaklaştıran her küçük detay zararımıza, unutma. bugün olmak istediğin kişi değilsen bile sensin. artık bunun adına dileme dileklerini. çünkü arkanı her döndüğünde, önünden gidecek. bildiğin, sahip olduğun, sana sahip olan her şey ilmek ilmek değişecek. aynı günü defalarca yaşayamazsın, gün ne kadar güzel olursa olsun. hangi gün olursa olsun. sadece olmayacak işte. kendini ait hissetmediğin bi dönemde, yerde, kendin gibi hissetmediğin insanlarla kalacaksın. hatta yeri gelecek, küçük mutlu yerindeki ağaçlar yanacak, denizler kuruyacak, kediler ölecek. sonra bütün bu olup bitenler olduğunda, hatta bittiğinde, duracak mısın yoksa hareket mi edeceksin?

beril

adsız

evrenin politik yanlarından tutunuyorum. hiçbir şeyi anlamak gelmiyor içimden. bu zamanlarda düşünmek bitiremediğim ama en azından azaltığım bi bağımlılık olsun istiyorum. tanımlama kaygımdan ve garantici ruhumdan iğreniyorum. siktir ettiğimi sandığım her şeyi aslında siktir edemediğimi kafamın içinden hep susturamadım birilerinin (o yok edilemez kendi kendine doğuran ve hep var olacak tanrısal saçmalıklarla bulanmış birileri) çıkıp alay etmesinden anlıyorum. kafasını yalnızca bedenin bir parçası gibi taşakları gibi parmakları gibi taşıyabilen diğerlerinin hayatta kalma rahatlığı huzursuzluğumu yaşatıyor. klişeleşmiş farklılığımdan da nefret ediyorum. öyle olanlar öyle olması gerektiğini sananlar ve taklit yapanlar ve hepsine siktiri çekenler ama yine de hepsine benzeyenler aynı fanusta farklıymış gibi duran aynı hayatları yaşıyor. uydurduğumuz her şeye öyle inanıyorum ki inanç duyduğum şaşırıyor. yine de akıllanmayacağım. çünkü biçilen o kafa bunu gerektirir. içimdekileri ikna edemeden dışarı çıkamıyorum sonuç olarak size ikna olmuş gibi ya da sizi ikna etmişim gibi davranmak zorundayım. bu toplumsal bi sözleşme. herkesin yaptığı üstüne konuşmadığı ya da fazlaca konuşup neticesiz rahatlamalar yarattığı bi mesele bu mastürbasyon gibi. manyakça anlaşılmak isterim ama kimseyi anlamak için dinlemem çünkü beceremem. kendimle sorunlarımı çözmek için sizinle grup terapisi isterken bencilim ama en fazla sizin kadar. çözülmesi mümkün değil biliyorum siz de biliyorsunuz. belki de sadece sıkıldık ve kafamız dağılsın istiyoruz. başkasının da zorda olduğunu bilmek rahatlatmıyor aslında iğrenç bir sosyal hayvan olduğum için ille de anlatmak istiyorum. deliceyim, benceyim, kendimeyim. olmak istemezken beğenilmeyi arzulayabilirim. yalnız yazarken kalabalık okunmak isteyebilirim kusamazken birileri sussun isterim bakarken birileri benimle görsün isterim. ben dev bir ikilemim kemiklerim ve beklentilerim en ağır yerlerim.

melek metin

adsız

bir kağıt en fazla
yedi kere katlanır
ortadan kenarlara.
uçak yapmak için ise
gerek yoktur
bu kadar uğraşa.
çünkü kağıt bu
uçar koysan rüzgara.
şekilden şekle sokmak
rahatı içindir taşıdıklarının.
belki eskilerden,
belki yenilerden,
belki de gelecekten.
hangisini koyarsan yaparken
gitmelidir yalpalamadan.
bu yüzden yap iki üçgen
katla katla katla...
gidip video filan mı izlesen?
anlatamadım da ben.

kırmızı anka kuşu

aynı annem gibisin

uyuya kalmışım yine burada.
uyandırmayacak mısın beni?
bak, şu masanın üzerinden artık eşyalarımı kaldırma lütfen, bulamıyorum.

keşke havalandırsaydın evi, tütün kokuyor.
perdeleri sarartmışım yine, kızacaksın bana. biliyorum.
boşver yıkarız...
elimi tutmayacak mısın?

ben kahvaltıyı sevmem, bunu biliyorsun.
yine benden önce kalkıp hazırlamışsın birşeyler.

*aynı annem gibisin...
benim küçük annem.

berk demirci

sakin ol

sakin ol
sakin ol
sakin ol
sakin ol
sakin ol
sakin ol
sakin ol
sakin ol
sakin ol
sakin ol
sakin ol
sakin ol
sakin ol
sakin ol
sakin ol
olamıyorum amına koyayım.

atakan solak


apartmanboşluğu

epiah