apartmanboşluğu

apartmanboşluğu sayı #002

sorma

yaktığım anıları sorma bana
bu yıllanmış duvarların ardında
yok bana göre bir dünya!
bu bir rüya...

yaktığım anıları sorma bana
ışığı seçemez oldu gözlerim
beş mezar doldururdu saklı kalan hislerim
ama bu bir rüya...

anlatılan milyon hikaye allak bullak etti kafamı
sorma nelerin altında ezildiğini omuzlarımın
ve nelerin sebep olduğunu dizlerimdeki yaralara
göz altlarım şahit alayına ama ne de olsa bu bir rüya...

sorma bana dünlerin kirini
beş ayrı mezara gömmüşler
kötü yaşarım korkusuyla
hiç yaşamamış birini

nasıl çıkılır karanlıklardan sorma, bilmem
gözlerimin kırmızısında boğacağım ben kendimi
çünkü bu ağır kürenin dolaylarında
yok bana göre bir dünya!

yanmayan bir sokak lambasının altındaydım demin
ne farkım olduğunu sorma
zaten anlatamam
çünkü yok benim dilimden anlayan bir dünya!

bu yüzden soru moru sorma bana
hiçbir şey yok anladığım
sen de farkına var artık
çoktan battı bu dünya!

kerem tulacı

kambur

dik durmak bana çok yorucu geliyor. ben bu kamburu nasıl elde ettim bilmiyorum. otururken düşen omuzlarımın ardında gözüken o kambur, sigaraları söndürdüğüm küllüklerden ve karnımı doyurduğum boktan yerlerden daha kötü durumda.

yılanlar yerine develeri öldürmemiz gerektiğini savunurken yanında uyandığım insanı bir anlığına tanımamak, rüzgar olup kendi içime esmek, nefretimi kusmam gereken eskişehir garında kendi rüzgarımla harladığım sigaram ve bütün ihtişamıyla anksiyete krizine girmiş griden bozma gökyüzü.

kambur olmuş zihnim sürekli düşünürken, beylikdüzünden kadıköye geliş vakitlerimde zonklayan karaciğerim beynime maval okurdu ve ben kahrımdan ölmek üzere olurdum.

ışığına uyandığım sabahların ertesinde, canım sıkılmasın diye oturduğum leş sohbetlere, bu kim dercesine baktığım yüzlere rağmen korkularıma dair birkaç düşünce içerisinde gezerken, çantamda amoklavinin ne işi var ki diye kafam karışırken, küfredicem, ettim.

gözlerimi açtığım son yerde görüntü bulanıkken ve yaşam hevesim diplerdeyken, bütün insanlık mezarlığa benzerken bile ölmemem gerektiğini, kendime gelmem gerektiğini biliyordum.

ama nedenini bilmiyordum.

atakan solak

adsız

sevgili dostum,

anlamlandırma çabamın beni dibe çektiği günlerde çok renkli ve dinamik bir hayatım vardı. zincirlerimden kurtulmaya çalışmak bağlı olduğum direği özlememe sebep oluyordu. geri dönüşüm yoktu, çünkü tasmamı tutan eller çoktan başkalarının peşinden koşmaya başlamıştı. kaçmak, kovalamak, düşmek ve tek başına uyumak yoruyordu beni. sahip olduğumu sandığım urganlar öyle kesiyordu ki boğazımı, kanın acı tadından başka aşina olduğum bir şey hatırlayamıyordum. üşüyor, titriyor ve korkuyordum. hissetmemeye, göstermemeye çalışsam da kabullenmek zorundayım bunu. kırılsa zincirlerim gidecek bir yerim olmadığını ne zaman fark ederim bilemiyorum.

dila özenç

kargaşa

her şeyden biraz.
yıllar önce çizdiği şey aklında. ağzının kenarı sola doğru kıvrılmış.
gözleri dolmuş, acınası haldeydi.
öyle hissetti.
sonra gülümsedi.
işte bu, karmakarışık.

yalnızlık korkunçtu. konuşacak kimsesi yokken susmayan sesleri vardı.
işte bu, delirmenin ilk adımı.

içeride annen var. sen ise iki buçuk metrekarelik bu odanın içinde delirmek üzere, yalnız, melankolik bir hasta.
niye?

bir şarkı açmışsın, okuduğun kitabı göğsüne bastırmışsın yatağında sessizce yatarken.
sessiz.

yazdın, çizdin, okudun, izledin, uyudun, kalktın, yazdın, çizdin, okudun...
konuştun.
kendi kendine konuştun. en çok kendi kendine.

bilmiyordu. neyim ben? kimim ben?
neye ihtiyacım var ki bende bu kadar olmayan?
yaşamak ne?
bilmiyordu.

kedi gibi hissetti. hep hissederdi. kedi gibi sevilmek istedi.
miyav.
işte yine, bütün bu kargaşanın ortasında miyavlayan bir kedi. kendisi.

eskiyi istemedi. yeniye alışamadı.
yorgun. hep yorgun.
pişman, bazen değil.
bitmiş, bazen başında.

tuhaf. geçmişti.
kaldırım kafe.
fotoğrafını çektiği ismini bilmediği çiçek.
şimdi solmuştu belki. kafasında en güzel halindeydi.
anı.

yazdı.
sağ kolunu sıkmaktan sızlattı.
çalan şarkıları sorgulamadan, anlamadan dinledi ve yazdı.
hayır bu şarkı kötü. değiştirdi.

tam şurda, kaburgalarının altında bir şey var..
kocaman bi boşluk ama dolu.
nefes aldırmayan.
yeniden hissetti.
istemedi. bitirecekti.
yazmayı bitirmekle başladı.

işte bu, ne?

türkan han

tcm-333

bir kaset dolduracağım
kafamın içinde dönme diye,
seni bi filme saracağım

boş bir çerçeve astım duvara
varolmamış bi rengi izledim bugün
iskender'in perilerini bekledim
onlar da yoktu buralarda

eğer bu işin mutlu sonu yoksa
yağmur yağsın mutsuz sonlara
yağsın ki
her birimiz eşit ıslanalım
alacaklı gibi bakmayalım sana

bütün gülleri soldurduk seninle
içimizde kalan cümleler sahipsizdir artık
yitip giden sevgililer, sevgilerini havaya gömer
derin derin nefeslerinde buluşursun benimle

tek günlük ömrümün üç beş kısa dakikası,
yaşanmayan her şeyi rutine koyup düşlerim
ve ben seni düşününce hâlâ gülümserim

sana bir kaset vereceğim
kasetçalar alma kendime
seni bi filme sardım
kafamın içinde dönme diye

saparagas

apartman boşluğu kısım 1

yine o karanlık, ışık hiç yok diyemem ama merdivenlerden süzen o incelik karanlığı yalnızca hafif şekilde kamçılamakla yetiniyor. derim kurumuş biraz, terim asidik. haftanın seçilmiş belirli bir günü piyango bana vurur. yarık izleri, soğuk su, zincirlerle korkuluk demirlerine bağlanmak. gariptir ki merdiven bitmesine rağmen o korkuluklar devam ediyordu boşluğa kadar. sorumluluklardan tamamen arınmanın güzel bir yoluymuş alıkoyulmak.

nedenine gelirseniz bir apartman boşluğuna sıkışmış vaziyette bulursunuz kendinizi, yeniden. yeniden ve yeniden. sesiniz çıkar, hatta güzelce yankılanır. aynı zamanda et sesleri de bir o kadar güzel çıkar. büyük bir kayıtsızlık pornosuyla karşı karşıyaysanız ama eğer, o saatten sonra penis ucunuzu bir nükleer başlık olarak dahi hayal edebilirsiniz. İstediğiniz her şey mümkün. İşkencenin getirdiği tanrı kompleksi bu saçmalıktan kurtulup öleceğiniz güne kadar devam eder, buna eminim. nedenini sadece tanrı bilir.

genelde gün bitiminde fazla morluklarımın olmayışını seviyorum. bir tür dayanıklılık testi gibi gelmeye başladı. beni sikmeye hiç çalışmadı. boşluktan çıkıp merdivenlerle olan o gizli sevdamıza yeniden huzur tohumları ekmeye başladım. bir haftayı daha kurtarmıştım/bok etmiştim ve evime gidiyordum/ evden çıkıyordum. ailem beni karşılayacak, annem solgun tenime bakıp uyuşturucu kullandığıma dair varolan şüphelerini iyice arttıracaktı. dini bir ritüel haline gelmeye başladığından beri artık daha iyi hissediyordum. gerçek, gerçek ve nedensiz acı. dış dünyanın acıya kılıf için gereksiz bahaneleri yok.
gereksiz bağlar, bunların getirdiği sorumluluklar, yalnızca seks için kıvrılmayan bedenler.
artık daha mutlu olduğumu farkettim.
gerçekliğin portalı acı ile açılıyor.
kan ile kızıla çalıyor.
kanım akmasın,
lütfen.

ulaş çınar

adsız metin

kokuşmuş, renksiz bir imgesellik yaşamaya başladı içimde. gerçek hissettiren tek şey bu artık. yani sanki tek bir çizgi veya tek bir kelime yeterliymiş gibi. bir şeyleri açıklamanın bende yarattığı bir mide bulantısı var son zamanlarda. neden açıklıyorum ki neden beni dinleyesin ki ya da neden iki insan arasındaki uzun uzadıya iletişimin bir değeri olsun ki gibi. klişe bir düşünce. şu zamandaki çoğu insanın dilinden düşmez bu durum. dahası artık gerçek olan herhangi bir eylemin kaldığını sanmıyorum, yapılan her şey bir örüntüye uymak için yapılıyor. hislerin bizde yarattığı illüzyonlarla zaman öldürüyor, nefes alış-verişimize çok odaklanmadan devam ediyoruz yaşamaya. ama bu yaşamak değil, dünyanın yavaş yavaş sona erdiğini ve kendi bilincimizle uğraştığımızı hala kabullenemeyenler var. bilincimizin bizi öldüreceğini, algılarımızın korkutucu derecede açık olduğunu-eğer birazcık bakmaya çalışırsak- ve bu algıların fark edildiği andan itibaren bozulmaya başladığını anlamıyoruz. beden, ruh, zihin, eller, kollar, eylemler ve mide bulantısı. hepsi aynı yere çıkıyor, çürümeye. bu çağ çok azıcık düşünmeye hevesli birisi için öldürücü derecede gerçek.

yani uzun lafın kısası uzun zamandır yüzyüze birisiyle oturup kendim veya çevrem hakkında konuşamaz oldum. bu durumu artık cümle kurmanın bende yarattığı ikiyüzlülüğe ve boşluğa bağlıyorum çünkü insanın iki yüzlü olmaması gibi bir durumun olmadığını kavradım. çok kötü bir kavrayıştı, tüm vücudum ve ruhumda hissettim. hala gevşeyemiyorum sanki dört taraftan çekiştiriliyorum.

özellikle sanatçılar. yani sanatçı sıfatı bile bir noktada beni histerikli bir şekilde güldürüyor artık çünkü fikirlerini, düşüncelerini satan bir insanın nasıl iki yüzlü olmayacağını kavrayamıyorum. belki de düpedüz bi cahilim ama asla çözemiyorum bu durumu. yani salt bilgi dışında bir düşüncenin yayılması... hey benim bir düşüncem var ve bunu yayıyorum çünkü...çünkü öyle. kendime göre sebeplerim var ama illa merak ediyorsan sana sanatımı toplum için veya sanat için yaptığımı söylerim...neden olmasın ki. para için de yapıyorum diyebilirim. asla ikiyüzlü olduğumu söylemem sana...asla. sanatçıyım çünkü.

ağırlaşmış bir kalple insanların arasında dolanıyorum, sanki doğarken bi çentik atmışlar gibi hissediyorum ya da plastik bir damgayı sırtımda taşıyormuş gibi. çoğu zaman konuşmaktan kaçınmaya başladım ağzımdan çıkan kelimelerin çoğu komikmiş gibi geliyor. bu hissi çok sık yaşarım. aslında bilincimle olan savaşımı bitiremeyeceğimi biliyorum ve planlanmış bir hayatla, planlanmış hisler ve duygularla yaşantıma devam ediyorum. rutinler öldürür ama kaçmak da çok iyi değil. dengesizlikler dünyasında bir denge bulmaya çalışmak. işte artık buna kahkahalarla gülüyorum.

delicta

adsız

bir caddeye parke döşedik
geçen gece
ondan beri kibirliyiz
siz de ısrar etmeyin
aşk falan arsız işler
delirmek peşindeyiz
tarlada kendini vuranlar var
gökyüzüne dönmek isteyenler de
görüyoruz
biz sanatın işine gelmeyiz
kulağımızı da kesmeyeceğiz
hiç öyle intihar falan edemeyiz
bilmesen daha iyi ama
tek tek
delireceğiz

melek metin

özür diliyorum

geçmiş ve gelecek arasına sıkışmış az boyutlu yaşantılar
bütün ölü krallardan kalan yarım tapınaklar
yeni keşfedilen dualar gibi yaşam
iç rahatlaması, ardından gelen bunaltılar

tapamadığım her şey için özür diliyorum

tanrıya elimi uzattığıımda bulmak isterdim onu
anlatırdım onu ona, ona açtığım davayı
zaten onsuz yaşamak öğretti tek başıma dik durmayı

tapamadığım her şey için özür diliyorum

ayaklarımın altında duran sehpaya şiirler kuruyorum
kanca gibi boynumu tutan halatın tavanla olan mesafesi
benim tanrıyla olan mesafemle eş değer
zıplasam pişmanlık, ittirsem çırpınış

tapamadığım her şey için özür diliyorum

hazar izgi


apartmanboşluğu

epiah