apartmanboşluğu

apartmanboşluğu sayı #004

yarım kalmış bir düşünce var

aklımda. yarım. yarım aklımda. kalmış. düşünce. düşünce kalmış. var. yarım kalmış. bir düşünce var. yarım kalmış bir düşünce var. yarım aklımda yarım kalmış bir düşünce var. düşündüm.

kimya. kimya bilmiyorum. bir çekim var. beynimi dürten, talaş yığınındaki beynimi manipüle eden bir şey. manipüle olmaya da bilir. ilk defa sinirlenmemeye çalışıyorum. garip.

normal değil. normal değiliz. siz de değilsiniz. yanlış zamanda yanlış yerde doğruyuz. ya da normaliz. herhangi bir yerde illaki bir şeyiz. felaketin eşiğiyim.

alışmak. zor. her şey yeni. bir yarım tamdan yarıma düştü, bir yarım sıfırdan yarıma erişti. insanları silmek kolay. tahammül etmeye gerek yok. özür dilemek farklı olmalı. bazı kelimeleri sakız etmemeliyiz. sinirleniyorum. açım, terliyim, yorgunum.

sokaklarına vurdu güneş. aynı ışık vurdu bana. farklı güneşlerden. aynı cezbedicilikle. aklımın kırbacı dizginliyor beni.

kalbinden geçen damarlar. damar dışında tek şey olmak isterdim. kalbinden geçen.

sevmek başka. seni sevmek anlatılmaz. anca şiire kafiye. benim için çok zor.

yok olunca mı özleyeceksin beni? söz verip bir daha görmeyeceğim seni. terket beni. sikeyim seni.

atakan solak

sadece

sadece bitsin istedim
her şey buraya kadar geldiğiyle kalsın
ve gerçekten de bu son olsun istedim
olmadı

sadece bir yer arıyordum kendime
galiba hiçbir şeyin yeri yok bu dünyada
en çok da benim
bana gerek yok

sadece duy istedim tüm bunlara rağmen
hala kendimi bitirmediğimi
yalnızca fiziki olarak
nedeni yok ya da ben hiç düşünmedim

sadece bil istedim 6760 günden bu yana
böylesine üşümedim hiç
ben olmuşum antarktika
neyleyim doğacak güneşi artık?

kerem tulacı

suret

ben ki yorgunuyum
bu yolların bu yılların
uzaklarda çalan şarkıların
nefes aldıkça düşüyorum çatılardan
bir yerine kadar yaşıyorum hayatı
bir yerinden sonra ağır geliyor katlanmak
kalabalıklar kalabalıklar
nereye yürüyor bu insanlar
eller, gözler, sesler
hepsi bir ip yumağı gibi
yaşam kordonuna ilikli benizler
renginden anlaman gerekti saatleri
ilerledikçe düşüyor dilimden şehirler
İstanbullu bir devrim kalıyor
aynı harflerden yükseliyor serzenişler
bakıyorum pencerelerden
içinden geçiyorum tanrısallığın
kim bilir neler kaçırıyorum ona bakarken
bir şekavet o, dudaklarımı okuyor
büyük kayıplar yıkacak değil bizi
gözleri kısılıyor, akşamüstü çöküyor
ben ki mutsuzuyum
bazı anların, yaşanmamışlığın, enginarların
enginarlar gülümser sen uykudayken demişti annem
ne zamandır uyuyorum?
kim bilir
kimse hiçbir şey bilmiyor

mısra bayındır

apartmanboşluğu kısım 2

bu sefer elimde zincirleri ve jileti ben tutuyordum. bana güvenmeye başlamıştı ama ipin ucunu kaçırdı çok husus vardı. kaybetmek. bir anda tüm bilincim göçmen olmayan bir kuşun yüzlerce kilometre uçup gidişi gibi aykırı bir yapılanma ile kontrol edilemez hale gelmişti. bugüne kadar acının o tatlı deneyimini hep ben yaşamıştım. iş aktarmaya gelince değişti biraz. amatörlük. aktarmaya çalışırken kendime de zarar veriyordum. boşlukla diğer çıraklarda vardı. insanın buna dayanabilmesi için kararlı bir şekilde çıplaklığı, gerçek olana olan özleminin bir bıçağa dönüşüp onu kesmeye başlaması gerekiyordu. dayanamayanlar ise herkesin gözü önünde başlarını yavaş yavaş omuzlarında düşürdü. önceden bunu hissedebilirsek eğer bir takım çalışması ile harç hazırlamaya başladık. ölü bedenleri taşlaştırırdık. hepimiz için davut heykelinden daha değerli heykeller haline getirir, boşluğu süsledi. biz, üzerimizdeki ağırlıkları sapanı kendi suratımıza doğrultarak atmaya çalışıyorduk. ortada tek dev bizdik ve tek ağırlığımız(bir silah gibi gösterdiğimiz) modern dünya zırvalıklarımızdı. alanımıza yakışan en güzel heykel, ustamızın heykeli oldu. parmaklarımın arasına jiletleri yerleştirip ona vurduğumda kendi canımı yavaş yavaş yakmaya başladığımı geç fark ettim. hiç tatmadığım bir deneyimdi. beni bu kadar çileden çıkaracağını tahmin edemezdim. daha sert vurmaya başlamıştım, kendi canımı daha çok yakabilmek için, daha çok kan için. gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladığında çıraklar beni durdurmaya çalışmışlar ama o an bana yaklaşmaya çalışma saçmalığın farkına onlara harcı hazırlamaya başlamaları için bağırdığımda fark etmişlerdi. işe koyuldular. kendime geldiğimde hala bana bayık gözlerle bakıyordu. kemiklerimi kıran bir hüzün kapladı içimi. jiletleri bıraktım. suratını avuçlarımın içine alıp, yanaklarından öpüp ondan özür diledim. bana teşekkür etti. onu ne kadar çok sevdiğimi zincirlerle boynunu kırarak belirttim. sonra düşündüm. sonra düşündüm. efendimizi öldürmüştüm. artık tamamen arınmıştık.

ulaş çınar

adsız

içimden dışıma deliriyorum hızlı
deniz sesi var dışımda insanlara kalan
nerde aklımın bütünlük sancısı
habire koşup da bölünesim var
sorma neşemi de bol tutmuş tanrılar
kendine kalmış içimin insanları
sen yine de beni bana bırakma
hiç güvenmiyorum ona
anlayacaklar yakındır diyor
derdi değil bilirsin
monologdan diyaloğa
İçimden dışıma
deliriyorum

melek metin

haklı yere zehir almak

sigara almaya gidiyorum
ve
eğlenceli değil, neden eğlenceli
olsun ki?

zehrine para verdiğim bir
konsept daha.
zehrine hep para
veriyorum ben.

küçüldüğümü farkettim.

şimdi daha küçük, ve yollar
nedense uzuyor.
yolumun kenarında boş bir
arsa var, arsada bir şey ölmüş.

bu belediyenin amına koyayım
sürekli yolumu değiştiriyorum
o ölmüş şeyin olduğu arsanın
yanına gelince.

zehrine para verdiğim bir
konsept daha. sigara almaya
gidiyorum, ölümden
uzaklaşırken. zehrine para.

küçüldüğümü unutmuşum.

ama bu beni büyük yapmaz.

sigaramı alıp eve dönerken arsanın yanından geçince derin bir nefes aldım, para vermediğim ilk zehir.

nico the terrible

suya düşecek

hayatına giren insanlara karşı
duyduğun güveni,
nedensizce gittikleri gün
kaybedeceksin.
ne
olursa
olsun,
yolun
yalnız
olacak!

yitirdiğin tüm maviler,
siyaha çalacak mesela.
beslediğin tüm umutlar,
suya düşecek mesela.

hayallerin,
bir bir solacak.
kalbin,
tir tir titreyecek.
ellerin,
el olacak sana.
kalbin,
tuz buz olacak insanlığa.

eren ateş

adsız

sevgili dostum,

aylarca kaçmaya çalışıp karşısında gözümüzü bile yumamadığımız o korkumuz şimdi düştü ocağımıza. beklentilerin olmadığı bir zamanda geleceğinden emin olduğumuz tek şey vaktinden erken çaldı kapıyı. nutkumuz tutuldu, onca zaman döktüğümüz gözyaşlarının tamamı kalbimizi zorlayıp içeri sızdı. yüzmeye çalıştığımız tünellerde yankılanan tek şey ise kör bir akordeoncunun çatallı sesinden duyduğumuz ayrılık şarkısıydı.

sürüklenirken sana uzanmaya çalıştığımda taşmak üzere olan bir logar kapağı hislerimden tutup içine çekti beni. bütün bunların içinde o kadar küçücüktüm ki havayla temas ettiği tek yerde sıkışıp kaldım. seninle boğulmak için her kıpırdayışımda ise dışarıdan birkaç göz dikildi başıma. ağızlarında tuttukları çubuklara erişemedim. nefesimin kesilmeye başladığını hissettiğim o anda ise inancım mavi gövdeli bir kırlangıç suretinde parladı. işık arttıkça renkleri seçememeye, algımı kontrol edememeye başladım. her bir kapaktan ayrı ayrı taştım. yittiğin gün bütün cihan dar geldi. bedenimi bırak, mavi gövdeli kuşumu koyacak bir yer bile bulamadım.

dila özenç

zehr

gösterişsiz bir günün, koyu akşamlarında yürüyüşe çıkmıştım. en son bu sokaktan geçtiğimde kafamda ve heyecanımda olan anlar bir bir uzay boşluğundan kendi odama taşınırken, algısını kaybetmiş mor bir kaplumbağanın kullandığı uyuşturucu madde sayesinde gökyüzüne ateş ve ses hızıyla ulaşmıştım. şimdi her şey normal. her şey biraz sade ama içleri ateş dolu insanlar ve şeytan kadının emirlerine uyan bahçivanların lakayıt ağızları, sokağın yanı başında ki barda çalan teknoseks ve alternatif akıma kendini kaptırmış karşı komşularımın çocukları, ve benim bezmiş bakışlarım. neyse ki eve yine hızlı girdim. bazen yavaşlıyor vücüdum ama gözlerimin büyüteçleri her tarafı karış karış hafızama sokmasından rahatsızlık duyuyorum. evin antreyle seviştiği kesişimlerin arasında mutfağa ulaştım. ocağın üstünde dün geceden kalan spagetti ve iğrenç büyüklükte küller vardı. temizlik rafa kaldırılmış, o raflar tozlanmış, pedler artık cam poşetlerde ve tabular bu ev için kaybolmuş. kadınlar artık göğüslerini istedikleri gibi kabartıyorlar. ensest ilişkileri idam ettiren aileler ve fantezi sektörüne para akıtan ülkelerin deri ticareti. koltuğa oturdum bunları düşünürken. masanın üstünde bir bağcık, satranç, kırılmış ve kırılmamış kadehler ama aynı masumlukla onları kollayan kedim. silahlar dün gece atılmış, kumaşlar birer birer ipliklerini doğurmuş, bir anlık şeriat hakim olmuş ama aydın çocuklar hemen olaya müdahele etmiş. ve bunları ikimiz yaptık. sadece sen ve ben. antikapital hayvanları topladığımız bu ütopyada, dün gecenin tek farkı bu geceden, senin yokluğun. seninle düşlediğimiz ters odalar,kedilerimizin ayağına takıştırmayı düşündüğümüz minik nallar, her gün evden çıkmadan önce karıncalara bırakılan şekerler, ve çekirdeği doldurmayan dertlerimiz. pencerem kıpkırmızı. veya aklıma sadece bir kaç tane depresyon takıldı, hepsi o kadar. ütünün giysilerinden çıkardığı lotus kokusu, gömleğimin kol düğmelerinin esrarengiz bakışı. bana bırakılan dildo ve işe yaramazlığı. etrafı bir düşün. sensiz mekan. halat, mantar, şırınga, ve bir adet not. on sene sonrasına.

salih angin

hücrelerime kadar

zamansız ağrılar saplanıyor beynime
hücrelerime kadar zonkluyorum

kendimden tek kaçış yolu olarak gördüğüm şiirlerim
içe dönük sözler yazıyor kağıtlara
dışa vuramadığım tüm sancım
dökülüyor kalemin ucundan

zamansız ağrılar saplanıyor beynime
hücrelerime kadar zonkluyorum

sondan başlangıçlara geçen zaman diliminde sıkıştım
ne bir sonum var
ne de başlangıcım
tek bir şeye sahibim şu hayatta
yaşayabildiğim,karışabildiğim hayatımın
omzumda ki talihsiz ağrısı

zamansız ağrılar saplanıyor beynime
hücrelerime kadar zonkluyorum

her gün
bi önce ki günün kavgasıdır
ilk kavgam tanrıyladır
ilk yenilgim sana.

hazar izgi


apartmanboşluğu

epiah